Herhangi bir insan toplumunda, o toplumun varlığını sürdürmesi, toplumun kendi içinde belli bir düzen sağlaması, toplumun dışından gelecek saldırılara karşı korunması gibi konular, kaçınılmaz olarak o toplumun hangi ilkeler, kurallar ve kurumlar temelinde örgütlenmesi gerektiği sorusuyla bağlantılıdır. Bundan önce de toplum ve düzen olguları üzerinde belli bir düşüncenin, anlayışın ve kavrayışın ortaya konulması ya da oluşması gerekmektedir. Belli insan grubu, topluluğu ve toplum tanımları insan dışında diğer bazı canlı varlıklar için de geçerlidir. Nitekim bir yüzyıl öncesine kadar grup, topluluk ve toplum kavramları genel olarak canlı varlıkları ifade etmek için kullanılmaktaydı. Bu yaklaşım, yeni bir bilim olarak geç bir tarihte ortaya çıkan sosyolojinin ilk temsilcileri tarafından hem genel olarak canlı varlıklar, hem de insanlar bakımından ortak kabul edilmekteydi. Siyaset, idare ve hatta hukuk bilimleri açısından da bu yaklaşım, derece farkıyla etkin bir konumda gözüküyordu. Sözgelimi arı veya karınca grup, topluluk veya toplumlarının gözleminden çıkarsanan bir takım ilkelerin veya kuralların insan grup, topluluk veya toplumlarını tahlil edip anlamada önemli veriler sağlayabileceği kanaati söz konusuydu.
Gelinen dönem itibariyle insan grup, topluluk ve toplumunun diğerlerinden ayırt edilmesini sağlayan esas bir ilke sadece insan varlığında içkindir. Diğer canlı varlıklarda böyle bir ilkeden söz edilmesine imkân verici bir nitelik bulunmamaktadır. Ayırt edici bu ilke kısaca “irade” yetisi ve ondan kaynaklanan özgürlüktür. İrade ve ondan kaynaklanan özgürlük yetilerini hem insanın bireysel, hem de toplumsal şeklinde tanımlanan hayatının bütün alanlarında ve bunlar ile ilgili tezahürlerinde gözlemleyebiliriz. İnanç alanından, ahlak alanına, siyaset alanından hukuk alanına, teknik alanından sanat alanına dikkatlice bakıldığında bu yetilerin ürünlerini ve sonuçlarını görebiliriz.
Siyaset alanını genel olarak irdelemek istediğimizde şu tarzda çıkarımlarda bulunmak olasıdır. Teknik (ıstılah) anlamında siyaset, insan toplumunun (grup veya topluluk da böyle) belli ilkeler veya kurallar esasına dayalı olarak teşkilatlanması, yani örgütlenmesidir. Çünkü insan, doğası gereği toplumsal çerçevede yaşamaya adeta zorunludur. Bu konuda gerek felsefe, gerek sosyal bilimlerin ortaya koyduğu görüşleri hatırlamamız yeterlidir. Kaldı ki, biraz dikkatli ve sistemli yaklaştığımızda din ve inanç ilkeleri arasında bu anlama ulaşmak da mümkündür.
Fakat teşkilatlanma veya örgütlenme sürecine geçilmesiyle çetin, hemen çözümlenmesi kolay olmayacak meselelerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bir defa toplum, doğal bir olay veya olgu değildir. Yani dağların, denizlerin ovaların, çöllerin oluşması şartları gibi belli olguların cereyan etmesi toplum bakımından söz konusu edilemez. Çünkü insanın irade ve özgürlüğünün tezahür tarzları burada belirleyici etkendirler. Dolayısıyla toplumun örgütlenmesinde insanın irade ve özgürlüğünün kullanım biçimleri, bu örgütlenmeyi açık ve kesin şekilde belirler. Ayrıca irade ve özgürlüğün kullanım şart ve şekilleri de belirleyici bir öneme sahiptirler. Sözgelimi biyolojik bakımdan insanın irade ve özgürlüğünün oluşmasıyla kullanımı farklı şekillerde tezahür eder. Ergin (reşit) olmamış ile olmuş, akıl sağlığı yerinde olan ile yerinde olmayan kimseleri burada hatırlamak yeterlidir. Nitekim siyaset alanında, mesela seçme ve seçilme haklarının tanınması, hukuk alanında, mesela sorumluluğun, özellikle ceza sorumluluğunun belirlenmesi somut örnekler olarak verilebilir. Güncel somut bir örnek olarak, geçen yıllarda seçme hakkına bakarak seçilme hakkını da, güya siyasi ve hukuki eşitliği ölçü alarak on sekiz yaşa indiren düzenleme, yanlışlığın ötesinde siyasi ve hukuki eşitlik ile adalet ilkesi arasındaki ince, ama önemli farkın ayırdında olunmadığının çarpıcı göstergesidir. (Konuyu çeşitli yönleriyle irdelemek gerekiyor. Devam edeceğiz.)