Türkiye’de tek partili dönemden çok partili geçiş dönemine yaşadığımız demokrasi tecrübesi tam manasıyla “Cinnet tarihi” olarak adlandırılabilir. Demokrasiye sahip çıkmak isteyen birçok insanın darağaçlarına gönderildikleri bu dönemlerde, militarist iradenin nefesi Demokles’in kılıcı gibi sürekli toplumun ensesinde olmuştur. Kendilerini bu memleketin tek sahibiymiş zanneden militarist irade, yanlarına bürokratik yağdanlıkları da alarak iki kez darbe yapmış, bir muhtıra girişiminde bulunmuş, bir kez de post-modern bir darbeye tevessül etmiştir. 

Devlet içindeki FETÖ yapılanmasının 15 Temmuz’da yapmaya çalıştığı kalkışma da demokrasinin üzerine bir karabasan gibi çökmüştür. Türkiye’de iktidar mücadelesinde, siyasi partiler hep kendilerine sunulan sınırlı alanda çaba göstermişler, daha çok demokrasi talepleri “Derin devletin” gayya kuyularında yankılanan boş hevesler olarak tarihe not düşülmüştür. Toplumun algılarını değiştirmek, yönlendirmek ve kendi menfaat alanlarını tahkim etmek için yayın yapan medya organları da, derin devletin arzularına hep boyun eğmiş, her dönemde demokrasinin ayaklar altına alındığı süreçlerde susarak, militarist iradenin borazanı olmayı kendilerine rol biçmişlerdir. 

Türkiye’nin yönetimini gizli bir şekilde sürdüren, var olan iktidara biçim vermeye çalışan, insanların zihinlerini de bu algı etrafında şekillendiren hep yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen medya olmuştur. 

Medya, bir bakıma derin devletin sesi soluğu olarak, kendisine menfaat devşirmek adına her türlü kötülüğe eyvallah çeken bir yapı olarak karşımızda durmaktadır.

Medya, genetik olarak muhaliftir… Muhalif olması gerekir… Zira, devlet yönetiminde aksayan zincirin parçalarını medya görmesi gerekir. Yapılan yanlışlıkları, aksaklıkları uygun ve münasip bir dille yine devlet aygıtını yönetenlere aktarması gerekir. Ama, 28 Şubat’ta gördük ki, medya kendi arzuladıkları bir dünya görüşünü seslendirmeyenleri, alaşağı edebilmek için demokrasinin tüm kurallarını yerle bir etti. 

Bu hain, meşum süreçte, medya ile birlikte hareket eden yargı, militarist irade ve 5’li çete olarak adlandıracağımız yapılanma, ortaya konulan tüm güzellikleri ve hakkaniyetle yönetilen devlet yapısını ortadan kaldırabilmek için canını dişine taktı. 28 Şubat sürecinde medyanın, sivil siyasetin, sivil toplum örgütlerinin, işadamı gruplarının fonksiyonlarını doğru şekilde analiz etmek ve demokrasimizin aksayan yönlerine ilişkin güçlendirme ve tahkim sürecine girmek elbette zaruridir. 

Türkiye’nin en başarılı hükümeti Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki Refahyol’u bitiren bu sürecin memleketimize bedeli çok ağır oldu. Refahyol’un arkasından gelen hükümet deyim yerindeyse memleketi enkaza döndürdü. Bu travmanın izleri sürüldüğünde 15 Temmuz tarihine gitmek mümkündür. İçinizden 28 Şubat farklı, 15 Temmuz farklıdır diyenler çıkacak. Kesinlikle böyle bir şey dememek gerekir. Zira, demokrasimizin inkıtaya uğradığı her dönemin, her olayın sonuç olarak iktidar gücünü elinde tutmak isteyenlerin karanlık düşüncelerinden kaynaklandığını itiraf etmek zorundayız. 

Türkiye, çok büyük badireler atlatarak bu noktaya geldi. Maalesef ülke insanımızın hafızası, balık hafızası olarak adlandırılabilir. Türkiye’de gündem 24 saat içinde sürekli değiştiği için demokrasi tarihimize ilişkin şeyleri hatırlamıyoruz. Bunları bize hatırlatmak zorunda olanlar da insanımızın hafızasının sürekli dinç ve hatırlayan bir yapıda olmasını istemiyor. 

Durum maalesef bu!