Mesleğe Ankara’da başladığım 1970 yılından bu yana yarım asırdan fazla zaman geçti. O günden bu yana özellikle baskı ve haberleşme teknolojilerinde büyük değişiklikler oldu. Buna belki gelişmeler olduğunu söylemek de mümkün. Hemen belirteyim ki, o günlerde de iktidar ve muhalefet vardı. Gazete köşelerinde sert atışmalar da olurdu. Ancak son yıllarda yaşadığımız ses tonunu artırarak karşımızdakinin sesini bastırma, bunun da ötesinde her cümlede özellikle iktidar sahiplerinin muhataplarına akıllarına gelen her sözü bağırarak söyleme, bunun da ötesinde hakaret etme noktasına gelmemişti. Özellikle köşe yazarları zaman zaman birbirlerine cevap verir, bunu da bir bilgi birikimi ve nezaket çerçevesinde yapmaya dikkat ederlerdi. Aradan yıllar geçti, geldiğimiz noktada hemen her alanda gelişmeler sağlandı ama demokrasinin özünü teşkil eden, etmesi gereken farklılıklara tahammül konusunda geride kaldığımız, hatta geri gittiğimizi söylemem belki abartma olarak değerlendirilebilir ama mesleğe başladığım yıllarda çok farklı gazetelerde çalıştığım halde meslektaşlarımızla karşılıklı konuşabilirdik. Belki bizi meslektaş olmak, bir diğer ifadeyle gazeteci olmak karşılıklı olarak fikir bakımdan tüm farklılıklara rağmen insanların birbirlerine söyleyebilecekleri sözleri vardı.
Meslekte ilk yurtiçi görev gezim seçim gezisiydi. O gezide ilk defa muhabirlerin Ankara dışı görevlerinde neler yaşadıklarını yakından görmüştüm. Bir lideri takip ediyorsanız bir günde birden fazla şehirde düzenlenen mitingi takip eder ve haberlerini çok geç kalmadan gazetenin İstanbul merkezine geçmek durumundaydınız. Bunu yapabileceğiniz tek yer ise PTT merkezleriydi. Yani şimdi sahip olunan cep telefonları, bilgisayarlar ile haberi hazırlayıp gönderemezdiniz. Bir ilde tüm gazeteciler toplu olarak soluğu PTT’de alır, hep birlikte yıldırım ödemeli basın olarak telefon sırasına girilirdi. Bu arada hiç kimse kimseyi kırmaz, sırasını beklerdi. Çoğu zaman elinizde haberin bir taslağı da olmazdı. Meydanda aldığınız notları İstanbul’daki daktilonun başında haberinizi alan arkadaşınıza notları haber haline getirerek yazdırırdınız.
O günün iletişim şartları bugüne göre çok geriydi ama siyasette böylesine hakaret içerikli bir üslup yoktu. Bu arada demokrasi şarkısını da dilimizden düşürmediğimiz halde geldiğimiz noktada demokrasinin vazgeçilmezi olan farklılıklara tahammül giderek azaldı. Hep farklı görüş sahipleri ötekileştirilir, dışlanır oldu. Bunun da ötesinde, ötekiler değersizleştirilmeye çalışılıyor. Böyle olunca ülkemizde demokrasi dillerden düşürülmezken uygulama da bir kenara itiliverdi. Sanki siyasiler siyaseti çözümler üretme amacının dışında, yalnız kalma, toplumun bir kesiminin kendilerini dinlemeseler bile ötekilerini de dinlemelerini önlemeye yöneldiler. Kısacası seçmen, siyasiler tarafından biz ve onlar şeklinde ayrıma tabi tutuldu.
Peki bu böyle gider mi? Giderse ülke ne kazanır, sorusuna şahsen iyimser bir cevabım yok. Çünkü siyaset sahnesinde ortaya çıkan ötekileştirme bir bulaşıcı hastalık gibi toplumun tüm kesimlerine yayılmaya başladı. Hâlbuki hangi görüşte olursak olalım, bu ülkede birlikte yaşayacağız, yaşamak zorundayız. Böyle olunca da bundan sonra olsun demokrasiyi dilimizden düşürmemekten çok farklılıklara tahammül gereğini unutmadan hareket etmek durumundayız. Bunun da ötesinde demokrasi deyince ilk aklımıza düşünce özgürlüğü geliyorsa, hiç olmazsa bundan sonra demokrasiyi hakaret etme özgürlüğüne dönüştürmemeliyiz, bizden olmayanlara düşünce özgürlüğünü çok görmemeliyiz.