Sanki bütün insanlık çıldırmış, “kafayı yemiş” gibiydi. El ele vermişler, Allah-u Azimüşşân’a başkaldırmışlardı. Sanki “Senin koyduğun bütün hükümleri çiğneyeceğiz, yok sayacağız, değiştireceğiz!” der gibiydiler. “İşte vegarnâ fî büyûtikünne!” (Evlerinizde vakarınızla oturun!) (Ahzab Sûresi /33) İlâhî emri de, bütün dünya kadınları tarafından, bilhassa da Müslüman hanımlar tarafından çiğnenen İlâhî hükümlerden biri idi.

Gerçekte bu İlâhî emir bir mucize gibiydi. Kadın evinde oldu mu, o evde huzur olurdu, dirlik düzenlik olurdu. O ev cennet bahçelerinden bir bahçe gibi olurdu. Atalarımız, “Yuvayı dişi kuş yapar!” demiş. Delilleri, kaynakları işte bu ayet-i kerime idi.

Bu kâinatı yaratan, bütün mahlûkatı yaratan, insanları yaratan Allah-u Azimüşşân, erkeği ayrı fıtratta, kadını ayrı fıtratta yaratmıştı. Kadınlar “şefkat kahramanları” idiler. Bir annenin çocuğunu büyütürken gösterdiği fedakârlığa, gösterdiği şefkate bakınız… Babanın o sabrı ve tahammülü göstermesi mümkün değil. İşte bunun için sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), “Cennet annelerin ayakları altındadır!” buyurmuş. Pek çok hadis-i şeriflerinde annenin ehemmiyetine işaret etmiş. Rabbimiz (c.c.), Kur’an-ı Azimüşşan’da anneye öf demeyi dahi yasaklamış (İsra Suresi / 23).

Kur’an’la muaraza eden komiteler ise, GDO’lu ürünler gibi kadınların fıtratını değiştirircesine, kadınlığı “annelik”ten tecrit etmeye, onları aslî vazife yerleri olan evden çıkartmaya çalışmışlardır.

Gerçekte, annelik ve ev hanımlığı; en şerefli, en zor, en çok takdir gören bir meslekti. Tarafsız bir gözle bakanlar, hanımların hakkını teslim edecek ve onları candan, yürekten tebrik edecektir.

İslâm’ın esaslarına göre; bir ev hanımı; çocuklarına bakmakla, onları yedirip içirmekle, evin temizliğini yapmakla, yemek yapmakla, çamaşır yıkamakla cihat sevabı kazanmaktadır. O hanımın, beş vakit namazını kılmak şartıyla, evde yaptığı her hizmet “nafile ibadet”tir ve onun sevabı büyüktür. Allah-u Teâlâ, kadına maişet için çalışması vazifesini yüklememiştir. O vazife evin erkeğinin omzundadır. Bu fıtrî işbölümü ne yazık ki unutulmuş, neticede yuvalarda huzur kalmamıştır.

İşte adı batasıca o zındıka komitesinin istediği de buydu… Yani yuvalarda huzur kalmaması… İşte onlar tam “zafer kazandık!” derken ortaya bu koronavirüs hâdisesi çıkmıştır. Dünyanın her köşesinde insanlar, bu arada kadınlar “mecburen” yuvalarına dönmüştür.

Şimdi, “Hayat eve sığar!” deniliyor. Bunu anlamak için böyle bir musibet mi gerekiyordu? Şöyle basitçe düşünse insan bu gerçeğe ulaşırdı.

Bu yazıyı, sokağa çıkma yasağının uygulandığı bir hafta sonu yazıyorum. Sokaklar bomboş. İnsanlar evlerinde. Bu arada hanımlar da… Gözümün önünden nice enstantane geçiyor. Bir defasında ofisime gitmek üzere belediye otobüsüne binmiştim. Bir ara gazetecilik damarıyla otobüstekileri saydım. Tam 32 kadın, 5 erkek. Ve o kadınların tamamına yakını “Çarşı” denilen şehrin merkezindeki duraklarda indi. Kimi çarşıya daldı, kimi AVM’lere…

Bilhassa son 20 senede muazzam propaganda yapıldı. Sanki kadının evde oturması, çocuklarına bakması, işten yorgun argın gelen kocasının önüne taze yapılmış yemek koyması “utanç verici bir durummuş” gibi lanse edildi. Kast-ı mahsusla hep kadınlar ön plana çıkarıldı. Bilhassa medyada, reklâmlarda. Bir defasında üşenmeden saydım, tam yirmi küsur kanalın ana haber bültenini sunan anchormanleri (enkırmen) kadındı. Gören de sanki o ülkede erkeklerin köküne kıran girmiş sanırdı. Öte yandan aynı kanalların muhabirlerinin çoğu da kadındı. Bu bir tesadüf müydü?

Ben zaten öteden beri, “Hayat eve sığar” diyenlerdenim ve buna inananlardanım. Şimdi bütün dünya hayatın eve sığdığını gördü. Bu arada bütün hanımlar da…