Kavramlar ve
anlamlar birbirlerinin ikiz kardeşleridir. İnsanoğlu maddenin ve evrenin derin,
esrarengiz anlamlarına; semavi başlayan daha sonra kendi tarihi sürecinde
ilerleyen, medeniyet birikimine ancak kavramlarla ulaşır. Anlam ve muhtevası
tahrif edilen kavramlar, toplumun tasavvurunda ve eylemlerinde yönlendirici
etken rol oynamaktadır.
Zira kavramlar, toplumların duygu, düşünce ve inanç
dünyasındaki reaktif bilinci hayata geçiren dinamik olgulardır. Ne zaman bu
olgular ölürse o toplum hem içerden, hem de dışardan çökertilmeye mahkum olur.
Her ne kadar tarih ve varlık alemi önünde yok olma silinme ve ölümsüzlük diye
bir paradoks varsa ve nice toplum ve medeniyet yazılı ve görsel arşivlere
gömülse de; yaradılış ve varoluş bilincine dayalı düşünce ve kavramlardan
ibaret hayat felsefeleri insanlığın ortak değerlerini teşkil etmeye devam
edecektir. Zira semadan inen, derin
anlamlar içeren bu varoluş değerleri; yeryüzünde kavramlardan müteşekkil ve
orijinal kabuğu içerisinde insanlığın benliğine sunulmuştur. Bunlar arasında
öncelikle gelenler ise şunlardır: Adalet (özüyle varlığa bağlı eylemlerle,
eşyaya ve kullara karşı hakkaniyet göstermek), irade (hürriyet içinde özgür
vicdan ve eylem yetisine sahip olmak), egemenlik (varlığa ve onun kullarına
karşı yönetici sorumluluk taşıyan) anlamlarının gizlendiği bu yüce kavramlar
İlahi emanetlerdir adeta. Toprakları üzerinde sömürgeleşme ve modernleşmeye
müsait hale getirilmeye çalışılan toplumların canından, kanından, toprağından,
madeninden önce kavramları, dilleri ve kültürleriydi sömürülen ve
yoksullaştırılan. Bu dil, kavram, kültür ve düşünce yoksulluğu o toplumların
ruhunda ve benliğinde yoğun bir mahrumiyet ve çorak bir zihniyetin doğmasına
sebep oldu ne yazık ki! Bu durum toplumları ayakta tutan ve bütün insanlığın
elzem ihtiyacı olan kavramların katledilmesiyle başladı. Şimdi bu toplumlar,
içi boşaltılan kavramlarını yeniden aktif hale getirmeli ve dirilişe
geçmelidirler. Aksi takdirde yaşam belirtisi gösterseler de yavaş yavaş ölmeye
mahkum olacaklardır.