Herkes misafir bu dünyada… Biraz uzun kalacağını varsayıp yerleşme çabasıyla üstünde emanet duran bir ömrü harcayıp tüketen. Mevzu üstüne söylenebilecek tüm sözlerin klişeden ibaret olduğunu bilerek üstelik. Zaten burada becerilemeyen tek şey yaşamın kendisidir. Ki insan kendini, tam da onun profesyoneli zanneder. Oysa her şey nesilden nesle acemice tekrarlanır. Bilinecekler bilinip, görülecekler görülüp profesyonelleşildiğinde yahut tanımı hiç yapılmayacak türden mütekâmil bir olgunluğa erişildiğinde ‘size ayrılan sürenin sonuna geldik’ uyarısı bile yapılmadan hayat bitiverir. Farklı şartlarda yeni bir hayata uyanıncaya değin burada bir misafirlik yaşandığı bilinmez. Hoş bilinse ne fark eder.
Türler arasında kendini ev sahibi zanneden yegâne varlık insan olsa gerektir. Öyle ki geçici süre gönderildiği dünyada ne varsa ondan istifade etmeye, adam akıllı yerleşip yayılmaya, enine boyuna genleşmeye çalışır. Ektiğini de ekmediğini de biçmek, en seçilmeyecek olanlar arasından asla seçilmeyecek olanı seçmek, işine yarayıp yaramayacağını değerlendirmeksizin orada bir maden varsa çıkarmak, boş arsa görse işgal etmek, dokunulmadık ne varsa ırzına geçmek zorunda hisseder kendini. Önce yaşayanlar ya bu var olanları sömürmeyi akledememiş ya da yeterli donanıma ulaşamayıp tabiatın doğal döngüsüne güç yetirememiş diye düşünür. Yahut da hiç düşünmez; sadece talan eder. Zaten adı üstünde bu standart insan düşüncesizliğidir; düşünmez, bilmez, kökünü kazır.
Çünkü adeta buraya gönderilmemiş de kendi var olmuş, hep burada ve kendiliğinden zuhur etmiş, ilelebet burada kalacakmış sanrısı bırakmaz yakasını. Öyle ya arzın halifesidir; o hilafet sadece cemi cümle mahlûkatın değil kendi türünün bile tepesine kurulmayı gerektirir! Birileri tepelere kurulurken birilerinin onun gömüleceği piramidi inşa etmesi tanrının, yaşamın, fıtratın dengesidir! Ve hem de dengesizlik yükseklerde denge denen şeyin ta kendisi oluverir.
Tüm bu insan diline ait tiratlar, Tom Mccarthy’nin Türkçeye Ziyaretçi diye çevrilebilecek olan The Visitor isimli 2007 yapımı filminin çağrıştırdığıdır. Söz konusu film Amerikalı bir ekonomi profesörü (Walter), Filistin asıllı Suriyeli bir cembe çalgıcısı (Tarık) ve onun Senegalli kız arkadaşının (Zainab) hasbelkader tanışmalarının ardından geçen olayları konu alan ilginç bir drama örneğidir. Hikâye, ABD’de kaçak olarak bulunan Tarık’ın tutuklanmasının ardından Walter’ın onu kurtarmaya çalışmaya karar vermesi ile gelişir ve gerek göçmenlik yasalarına gerekse devletin katı ve soğuk yüzüne yönelik güçlü bir eleştiri ortaya koyar. Bu temaya paralel olarak, işinde üretkenliğini yitirdiği için hayatını anlamsız bulmaya başlayan Walter’ın cembe çalmaya yönelmesi gibi dramatik ögeler ise filmi daha da ilginç kılar. Darbukamsı bir alettir cembe denen çalgı. Tarık kazara yakalanıp deport edilmeden evvel bir enstrüman çalma gayesiyle hoca dahi tutan ama pek de istidatlı görünmeyen Walter’a onu nasıl kullanacağını öğretir.
Bir yerde İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Baran (Yağmur) isimli 2001 yapımı filmini de anıştırır. Afganlı mülteciler memleketlerine geri dönerken, Baran’ın bıraktığı ayak izinin yağan yağmurla silinişine bakakalan Latif gibi Walter’ın elinde, bir tren istasyonunda manyakça çaldığı cembesinden başka bir şey kalmaz. Tüm mülteciler memleketlerine geri döner; kiminde ‘sağrıları ıslak tayların boynunda muhteşem kementler’ gibi iz kalır, kimi de Ferdi Tayfur kadar arabesk, “Bir gün gitsen bile hatıran yeter” formunda çalgı olmasa da şarkı bırakır.
Kısa yahut uzun misafirliklerden ibaret bu dünyada yaşamı, insanı, toprağı sınırlayanlar, binbir meşakkatle bir ülkeden bir başka ülkeye geçmek isteyen yoksulları öcüleştirir. O öcüler ki vatan bilinip yerleşilen yerde ne varsa sanki onu kurutup bitirecekmiş, yalan edecekmiş gibi sunulur. Öyle ya sebepleri besbelli ekonomik krizin yegâne müsebbibi Suriyeliler, insanların tam da önünden aşırılanların hırsızı göçmenlerdir! Sınır koyup koruyanlara, milletin yararlanamadığı ne varsa onu yandaşların, akrabaların, makam mevki yakalayanların önüne koyanlara hâşâ hırsız mı denir? Üstelik bu döngü herhangi bir ülkeye izafe edilemez, dünyanın her yerinde insanlardan esirgenen nimetin doğal düşmanı mültecilerdir! Kim neden iltica eder, aklından zoru mu vardır ki denizler aşıp yol teperek, icabında canını hiçe sayarak bir başka ülkeye taşınır düşünmeksizin… Yargı kesin; geçici sığınmacı adı üstünde geçip gitmelidir! Hem kim için olsa acıyan acınacak hale gelmemiş midir?