Bundan 53 yıl önce 27 Mayıs 1960 sabahı işe gitmek üzere

evden çıktığımda bir hanımın, Darbe oldu. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Evine dön evladım ikazı ile hayatımda ilk defa darbe sözcüğüyle tanışmıştım.

Aradan geçen bunca yıla rağmen bu sözcük sanki hayatımızın bir parçası oldu.

Darbe nedir, niçin yapılır, darbeciler böyle bir hakkı nereden alıyorlar gibi

soruların cevabını da henüz tam olarak bilmiyordum. Ama bu haberin benim için

çok acı verici olduğunu bugün bile hatırlıyorum. Özellikle darbenin arkasından

yaşananlar sanki hep bana yönelikmiş, ben de cezalandırılıyormuşum gibi

gibiydi.

Çünkü darbeler sadece halkın seçtiği bir kadronun iş

başından uzaklaştırılması ve onların cezalandırılması değil, onlara oy verenlerin

de cezalandırılması anlamına geliyordu. Bir başka ifade ile darbeler iş

başından uzaklaştırılanlara oy verenlerin cahilliklerinin yüzlerine vurulması,

Siz kimi seçeceğinizi bilmiyorsunuz demenin bir yolu gibiydi. Kısacası

birilerinin ülkeyi halkın seçtiklerinden koruma ve kurtarma (!) operasyonu

anlamına geliyordu.

Birileri kendilerinde darbe yapma ve halkın iradesini

iptal etme hakkını görürlerken ne yazık ki, varlıklarını demokrasiye borçlu

olan bazı siyasi kadrolar da darbenin sivil ayağını oluşturmuşlar, bir bakıma

darbelere meşruiyet kazandırmaya soyunmuşlardır. Bunda darbenin kendilerine

iktidar yolunu açacağına inanıyor olmalarının da önemli rolü vardı. Yaşadığım

bu ilk darbenin arkasından sokağa çıkma yasağının kaldırılması ile birlikte CHP

yandaşlarının sergilediği sevinç gösterileri darbenin sivil ayağını gözler

önüne seriyordu. Bu arada ihbar mektupları halkın oylarını alamayanların

kendilerine oy vermeyenlere duydukları öfkenin nasıl patlama noktasına

geldiğini de gösteriyordu.

Sonuçta darbeye rağmen CHP halkın oyları ile tek başına

iktidar yine olamadı. Ama, toplumda zaten var olan kamplaşma bu darbe ile daha

da keskinleşti. Siyasete askerin doğrudan ya da dolaylı müdahalesi, siyaseti

yeniden dizayn etme alışkanlığı oluştu. Yaşadığım bu darbenin ardından 12 Mart

1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi ve 28 şubat postmodern müdahalesi

birbirin takip etti. Bu müdahaleler hep ülkeyi bir takım iç tehlikelerden

koruma adına sahneye konuldu. İç tehlike denilen şeyde toplumun belli bir kesiminin

hizaya sokulması anlamına geliyordu. Bu kesim hizaya sokularak siyasi

yaklaşımının değiştirilmesine çalışıldı. Özelliklede toplumu değiştirme,

dönüştürme, başkalaştırma operasyonunun farklı bir şekilde hayata geçirilme

çabasıydı.

Lafı uzatmanın anlamı yok. Halkın oyları ile iktidar olan

kadrolara, Siz ülkeyi yönetemiyorsunuz, buna kabiliyetiniz müsait değil. Biz

yöneteceğiz. Nasıl yönetilmesi gerektiğini biz belirleyeceğiz. anlamına gelen

darbeler halkın iradesinin sıfırlanması anlamına da geliyordu.

Bugün gelinen noktada darbecilerden hesap sorulabiliyor

olması çok önemli. Ancak, darbeler döneminin bir daha geri gelmemesi için

birilerine durumdan vazife çıkarma imkânı vermeyecek, sivil bir anayasanın

yapılması mecburiyeti vardır. Geçmişte darbelerin sivil ayağını oluşturan

kadrolardan yeni bir anayasa yapılması konusunda katkı beklemek, uzlaşma ile

yeni özgürlükçü, darbelerin önünü kesen anayasa yapılması beklentisi gerçekçi

değildir. Sürekli olarak darbelere muhatap olmuş toplum kesimlerinin sözcüsü konumunda

olan kadroların bu hususta kararlı olmaları gerekiyor. Yeni anayasa

hazırlanması mümkün olmaz ise bugün darbecilerin yargılanıyor olması,

darbelerin sonu anlamına gelmeyecektir. Darbeler döneminin kesin olarak

kapanmasını toplumun büyük bir kesimin istediği hususunda tereddüt yok. Buna

rağmen yeni bir anayasa yapılamayacaksa bilinmelidir ki, yıllardan beri olduğu

gibi yine azınlığın istediği gerçekleşmiş olacaktır.