“Huzurlu, güçlü ve saygın bir Türkiye istiyoruz”

 

Gazetelerde böyle bir haber başlığı görünce bu ülkenin insanları, neler düşünürler

Sözü, kimin söylediğine bakmadan daha, neler gelir akıllarımıza

“Huzurlu, güçlü ve saygın bir Türkiye istiyoruz”

İlk aklımıza eski ve mecburi müttefikimiz gelir ta suyun öte yakasından. Eh, nihayet anladı, deriz. Önce dostça düşünürüz: Bana müttefikini söyle, senin kim olduğunu bileyim.

Sonra, diğer ihtimal dahi gelir aklımıza: Türkiye korkusunu yenmiş olmalı, ki çekiyor içimizden huzur bozucularını, güç kırıcılarını, itibar aşındırıcılarını.

Ve fakat,

Haberin yanındaki resim engeller , hayaller yokuşunda çıktığımız koşuyu. Bize gülen gözleri vardır o resmin. Gerçek midir o gülüş yoksa ironi midir, bilemezsiniz.

Kılıçdaroğlu’dur böyle konuşan. CHP’nin günümüzdeki Genel Başkanı.

Allah, Allah dersiniz, en olmayacak ağızdan duymanın şaşkınlığıyla.

Yoksa CHP’yi kapatma kararı mı aldı Kılıçdaroğlu İnsan, genel başkan yapıldığı partinin geçmişini, olmazsa olmazlarını ve gerçek hayallerini bu kadar bilmez olamayacağına göre...

Hayır! Önce partisini bu isteğine göre akort etti, dizayn etti, restore etti derseniz, bu eski tas eski hamam görüntüsünü ne yapacağız diye sorarlar.

“Huzurlu, güçlü ve saygın bir Türkiye istiyoruz”

Kim istiyor CHP!

Niçin istiyor 90 yıldır istemedi de ne oldu

Yani CHP artık seçim kazanmak kulvarının yarışcısı mı olmak istiyor

Eğer ciddi ise bu isteğinde Kılıçdaroğlu bir başka arzusunu dahi seslendirmiş oluyor: CHP’nin başından gitmek istediğini...

 

Meyveli “Ağaç”

 

Geçtiğimiz mayıs ayında, ölüm yıldönümü dolayısıyla bir kere daha andığımız rahmetli üstad Necip Fazıl’la ilgili birkaç bilgiyi daha buraya alıyorum. Nereden nereye gelinmiş, iyi anlaşılsın diye. Mücadele dediğiniz, birkaç twitter cümlesi ile olamaz.

Yıllar, İsmet paşa yılları.

Bir dergide, vefat etmiş Tevfik Fikret’le bir röportaj yayımlanır. Soru ve cevap aynen şöyle

“- Ya Necip Fazıl’ın Adam yaratmasına ne diyorsun

- Necip Fazıl dediğin hangisi Hani şu vaktile Ağaç yetiştirmeye çalışan çocuk mu Ziraatten vazgeçip beşeri işlere dönmesini hayıra yorabilirsiniz. Yakında inşallah adam yaratmaktan vazgeçer de eser yaratır.”

Aynı dergiden birkaç yıl sonraki (1941) satırlar.

Diyorlarki..

 

Burhan Belge, Necmettin Halil, Nurullah Ataç, Abdülhak Şinasi.. Oturmuş, Necip Fazıl Kısaküreğin ‘Namık Kemal’ isimli kitabından bahsediyorlardı.

İçlerinden biri:

- Dikkat ettiniz mi dedi. Eserde, Ali Ekrem, Süleyman Nazif, Sadettin Nüzhet, İbrahim Necmi, müelliften daha fazla yer tutuyor. Kitabın dörtte üçü başkalarının  fikirleriyle dolu.. Bu mühim bir kusurdur bence!

Nurullah Ataç kekeledi:

- Ha ha ha hayır… Bu bu bu bu mühim bir kusur değildir. Eserin bir tek kusuru var bence: ismi!..

- Namık Kemal olmamalı mıydı

- Evet…

- Ya ne olmalıydı

- Diyorlar ki!...”

İsmet paşacı o isimler öyle derler de, dergi karikatürcüsüne bir malzeme çıkmaz mı

İşte çizdikleri.

İyi Saatte Olsunlar

 

İktidar partisi bakanlarından Zafer Çağlayan’ın adı, yolsuzluk haberlerinin ötesinde kolundaki saatle çok anıldı kartel medyasında.

Hediye mi, faturalı mı, garanti sertifikası var mı Gibi sorulara cevap aradı kartelin kalemşorları.

“Gümrük vergisi de ödenmemiş” haberi, malum saatle alakalı en son haberdi. Üşenmemişler, gümrük vergisi ödenen saat listelerini günlerce taramışlar ve halkımızın beklediği yegane habermiş gibi duyurmaya kalkmışlar.

Saat hikayeleri, kartel kalemşorlarının yabancısı olmadığı hikayelerin en başında gelir. Çok çok yazmışlıkları vardır.

Ecevit, CHP’nin başına bir seçimle atanmış paşa’ları tarafından. Geriye ne kalıyor Onu halkın gözünde büyütmek.

Büyüyünce ne olacaksın Sorusunun aksine bir durum var o yıllarda.

Artık başkan oldun, büyütmeye başlayabiliriz icabında.

Bir girdiler Ecevitlerin Londra’daki memurluk günlerinden. Türk elçiliği görevlilerinden bir karı-koca geçim sıkıntısından öleyazıyorlarmış, gibi bir cümle mi okunmalı İngilizlerin gazetelerinde Hayır! Çare ne

Ecevitlerin kol saatlerini satarak atlatmaları o geçim krizini. Öyle de yapmışlar.

Günlerce ağlamıştı bu ülkenin insanları, kartel gazetelerinde bu anıları okuduğunda.

“Satacak bir saati olmayan bu ülke fakirlerinin halinden, anlasa anlasa, saatini Londra sokaklarında satarak geçinen Ecevit anlar, ayol!”

Araştırmacı gazetecilik daha o yıllarda icat edilmemiş olduğundan, kartelin (ki adı besleme basındı) kalemşorları gidip hiç inceleme yapmamışlardı Londra sokaklarında kurulduğu iddia edilen saat borsası üstüne. Yoksa en karlı iş mi idi saat satıcılığı. Üstelik vergisi de yok. Ne gümrük, ne işletme... KDV derseniz, daha T. Özal anasının yanında.

Ne günlerdi, Ecevitlerin “Londra’da saatimizi satarak geçindik!” dediği o günler...

Kartelciler unutmuş olamazlar.

Bir başka saat hikayesi daha var, hem yakınlarda, hem de tv’lerinin ekranlarında; kartelcilerin bizzat rol aldıkları, görüntüde oldukları...

İnönü’nün Milli Damat’ı ile yıllarca yatıp kalkan ve Milli Damat’sız yapamayan kartel medyası bir müddet T. Özal’ın davulcu damadı ile oyalandıktan sonra, Demirel’in damadına sarılmıştı iki elleriyle. Ne de olsa okumuş çocuk, diyerek...

Fakat Demirel’in ihtilaller yaptıran gücüne rağmen, kendiliğinden bir koltuğa oturamamıştı bahse konu vatan evladı.

(Ben Demirel’le akşamları evde otururken hiç siyaset konuşmam, demeciyle ünlü o damat beyi bu sayfalarda çok yazmıştık. Bir daha yazıyoruz; kusura bakmasın!)

Ne olabileceği üzerine araştırma yaparken kartelciler, bir gün tv’lerine de konuk etmişlerdi. Belediye başkanı mı olsa, bir partiye başkan mı olsa, milletvekilliği garanti nasıl olsa...

Bildiklerini anlatıyordu. Bir kolu devamlı önde. Hani fotoğraflardaki asker pozu gibi. Saatli kol daha görünür kılınmış.

Sunucunun yani röportaj yapmaya görevli kartelcinin yani bu iş bana neden düştü, ne günahım vardı, diye kendi kendine sorular sorup duran karşıdaki kişinin dikkatini çekmiş olmalı bu durum. Aniden konu ediverdi.

- Saatiniz de güzelmiş!

Yoksa konuşacağımız başka konu kalmadı mı, demek istemişti.

Lakin siyasetimizin en son damadı beklediği soruya kavuşmuş havasında. Ha, şunu bileydin, övüncü de var mıydı sesinde, unutmuşum.

- Evet, hakiki Swatch! (Okuyucuya not: Markanın yanındaki iddia sıfatı kullanılmamış da olabilir. O kelimeyi tam hatırlamıyorum. Yahut sizler de zorlayın hafızanızı. O programı bu ülkede bir ben mi seyrettim.)

Kameraya doğru tutulan ve fakat bizim gözümüze sokulan bir saatli kol. Programın özeti bu.

Bir kartelci, bir siyasetçi, bir saat hikayelerinden biri de böyle yaşandı bu ülkede.

Son görüntüleriymiş son damadın o saatli görüntüleri. O saatten sonra derler ki; izi kayboldu.

CHP’de olması mı

Bu ülke kayboldu CHP’de. Hâlâ kendini bulmaya çalışıyor. O kimin derdi.

Dedem bana oku yaz da..

 

Yeni nesil gençliğimizin genel olarak okumamasından duyulan rahatsızlıklar çokça dillendirilir oldu bu yıl. Ya da ancak farkına vardık, bizim babalarımızın (dedelerimiz değil), bizim yaşadığımız yılları ya da olayları, çocuklarımıza en azından haberdar olacak kadar anlatmadığımızın. Bu hata bizim.

Sağcı (!) kanallarda sıkça görülmeye başlanan akademisyenlerden Halil Berktay’ın, analizlerini anlatmaya çalışırken sık sık, şimdiki gençlik okumuyor ve okumadıkları için farkında değiller yaşadıkları günlerin, gibi kelimelerle kurduğu şikayet cümleleri kulaklarımdayken, Sabah gazetesinden bir alıntıyı eski bir karikatürle bilgilerinize sunmak istedik.

“Jüri başkanı olarak ödül vermeye gelen muhterem, daha adına ödül verdiği Bedia Muvahhit’i tanımıyor, onu, bir zamanlar Yeşilçam sinemasında, bir başka unutulmaz, Mualla Süer’in yarattığı Bedia tipi sanıyordu. Hele “Bedia” diye bağıran Vahi Öz’ü taklide kalkışınca, güldüm ve ötesini artık dinlemedim.”

(Sabah Gazetesi/ Hıncal Uluç-3 Haziran 2014-Abbasİ)

Algılar Ve Yanılgılar

 

Geçen hafta bir küçük not ve bir karikatür yayınlamıştık, 1938 yılında gazetelere yansıyan Yahudi haberleri üzerine...

Bir dergi patronunun matbaada rast geldiği Filistin’li dostunun söylediklerinden ne anlamalıydık O notu, buraya tekrar yazalım.

“Dertleşmeye geldim, dedi. Bizim oradaki Yahudilerle nasıl başa çıkacağımızı düşünürken, şimdi Viyana’dan akın akın yenileri gelecek... Şu Almanlar ne ettilerse bize ettiler.”

Demekki 1938 yılında Filistinde problem olacak kadar Yahudi vardır.

Başka nerelerde olduklarını ise, yine onların fıkralarından öğrenelim.

“Elbet alakadardır

Mişonaçi oturmuş gazete okuyordu. Dostu Avramaçi sorrdu:

- Be Mişonaçi!.. Avrupannin politikasinan niye bu kadar meraklisin Sana ne

Mişonaçi cevaben:

- Nasil, bana ne .. dedi. Ben Turkiyaliyim ama Rusyada doğdum, Lehistanda meytebe yittim. Karim İspanyoldur, akrabaları Halep’te otururlar. Ben bütün alış verişimi Fransa’dan yapar, buradan Acemistana mal yönlendiririm. Boyle oluncaz dünyanin politikasindan bana ne olur mu ”

Hal böyle iken... Aynı günlerde neşredilen şu karikatüre de bir bakın.

Son günlerin moda kelimesi ‘Algı’ ile söylersek, Yahudilerin Filistin’i işgale gelmesi nasıl ‘algı’lattırılıyor insanlara.

Yahudi dediğin para ile birlikte düşünülür. Yahudinin askerliği de ancak kasasına korumaya yönelik olabilir. Filistin dışındaki diğer ülkelerin Müslümanları itiraz haklarınızı kullanmasınlar yani.

Bugün Filistin’de çocukların katledilmesi ve Filistinlilerin yurtlarından edilmesi bir “Algı Yanılması”mıdır Yoksa Müslümanların bir daha kandırılması mıdır

Yahudilerle ilgili bu küçükz notların, bu karikatürlerin yayımlandığı günlerin Amerikasında, orada ikamet eden Yahudilerin beyaz Amerikalıların gittiği üniversitelere de gidemediğini yazıyordu gazeteler. (Bu ülkede yaşayan Yahudilerin yaşantısından kesitler ve onların havasından rahatsızlığını alenen dillendiren CHP medyasının tavrından görüntüler... Daha sonraki sayılarımızda bulabileceksiniz.)

“Ben Türkiyaliyim” diyen Yahudilerin, her akşam kulaklarımıza kadar gelen İsrail askerlerinin işkencesi altındaki Filistinli çocuk haykırışlarından, rahatsız olduklarını bilerek okusun bu yazıyı insanlar. Lütfen!

Rahmet

 

Daha düne kadar kuraklık korkusunu yaymaya çalışan medya, yağan yağmurlarla ilgili haberlerinde “Felaket” kelimesini kullanmaktan çekinmiyor. Eh sağcı (!) olanları dahil.

Rahmet!

Karasakal hoca anlatmıştı: Çocuktuk, Konya’da bir camiide ders görüyorduk. Mevsim kıştı ve Konya’nın kışıda bellidir. Hocamız sıcak ve soğuk kelimelerin kullanmazdı. Bir gün zorladık. Hocam, hava bu gün çok soğuk değil mi, dedik. Bize döndü, biraz serin, dedi. Şikayet vezninde olmaması için...

Kilerdekiler

 

Hiç açlık çekmemiş, yokluk görmemişler ya,

Ekmek kıymetini bilmez kilerdekiler.

Bir dilime muhtaç, milyonlara bir bakın;

Faryad u figanı duyun: Kiler de kiler!..

Buğday geleceğin en güçlü silahıymış,

Nihayet anlamış bunu dünyadakiler.

Uzun savaş için iki şey gerekliymiş;

Bir imanlı gençlik, bir de dünyada kiler...

Bir İki Kıl

Neler çekiyor şu sindirilmiş toplumlar;

Haramla semirmiş, yüzde bir-iki “kıl”dan

Aynaya bakınca, böğürür boğa gibi;

Adam oldum sanır, yüzde bir iki kıldan...

                                          Ekrem Şama