Bir zamanlar sadece “Kudüs” derdimiz vardı. Bu dert bütün Müslüman ülkeleri dert etmeye yetiyordu. Tek sermayemiz olan bu derdi taşıdıkça çektiğimiz ahlar da servetimiz oluyordu. Önümüze ne konuyor olursa olsun, bu derdin önceliğini geçemiyordu. Sonra “iktidar” diye bir şey verildi ve birden öncelik değişmeye başladı. Önceliğimiz değiştiğini anlamıyorduk ama Müslüman ülkelerden ahlar yükseldikçe canımız yanmaya başlamıştı. Her ay canımız yanıyordu. Bir ay Afganistan, bir ay Çeçenistan, bir sonraki ay Bosna!  “AB-D’ye rağmen bu işler düzelmez” dedikten sonra her hafta canımız yanmaya başladı. Bir hafta Mısır, bir hafta Libya, bir hafta Irak ve bir sonraki hafta Suriye!

Müeyyide üretemediğimiz için şimdi her gün canımız yanıyor. Bir gün Sur, bir gün Şemdinli, bir gün Yüksekova, bir gün Cizre! Gerçek çözümleri ortaya koymak yerine “yedirtmeyiz” edebiyatına başladıktan sonra her an canımız yanmaya başladı. Reyhanlı, Gaziantep, Sultanahmet, Vezneciler, Havaalanı… Her an canımız yandıkça her an gözden geçirmemiz gereken bir şeyler olmalı iken, olanları konuşmaya devam edildi. “Bu ülke bu duruma nasıl sürüklendi” diye sorgulamak gerekirken iktidarı kaybetmemenin yollarına düşüldü. Suçluyu bulmak korkuttuğu için suç da örtülmeye başlandı. Halbuki; suçludan önce suçu bulmalıydık. Belki de kendimizin suç payının ne olduğunu belirlemekten başlamalıydık bunu yapmak için…

“Hangi suçları işliyoruz ki başımıza bunlar geliyor” sorusunu sormaktan sürekli kaçtık. Kendisinde suç bulmayanlar her an canı yandığında bir sosyal paylaşım yaptı. Her gün medyada açıklamalarda bulundu. Her hafta basın toplantıları ile gündemi değiştirdi. Her ay panel ve benzeri organizasyonlarla ağıt yaktı. Yaptığı her etkinlik, etkileşim “bende suç yok” mesajı vermek istese de nice canların yanmasına merhem olmadı. Bir kısım insanlar ise kendisinde suç aramak şöyle dursun, gündemdeki can yakan olaylar arttıkça ekranları başında zaplamaları arttı. Keyfini bozmayacak kanallara kapı araladı, haberlerin yerini magazin, tartışmaların yerini şovlar aldı. Sevda kuşun kanadında zannetti ama o kuşun canlı olması gerektiğinin farkına varamadı. Canın yanma sırası kendine gelene kadar…

İktidar olmak, hiç bu kadar can yakmamıştı. Ateşin bize yaklaştığı hiç bu kadar hissedilmemişti. Ama asıl önemlisi; gerçekler bu kadar aşikâr iken kimse algının büyüsüne kapılmaktan kendisini kurtaramıyordu. Sermayesi olan derdini, dünya ile değiştirmenin faturasının giderek arttığını bazıları görüyor ama derdini dünyaya önceleyemiyordu. Kalbi “nereye bu gidiş” diyenlerin aklı ise “biraz daha” diyerek sorunları öteliyordu. Ve yaklaşmakta olan yaklaştıkça, aklını, kalbi ile durdurmasını bilenlere ihtiyaç artıyor. Önceliklerini “asıl dert-asil dert”e göre değiştirenler aranıyor. Hiç kimsenin canının yanmadığı gün olan, “yeni bir dünya”nın ilk gününü yaşamak için…