Tarih 1915, Yer Çanakkale, Gün Şehadet günüydü. Allah’ın askerleri için yine bir cihad, yine bir yolculuk zamanı gelmişti. Şehadete adanmış hayatlar, şehitlik için adeta birbirleriyle yarışacaktı. Mağlup olacağını bile bile, küfür yine ittifak kurmuştu, Hakkın karşısında. Çünkü küfür tek milletti. Bu kez istedikleri İstanbul’du. Gözlerini Anadolu topraklarına dikmişler, bitirdiklerini sandıkları Osmanlı’ya adeta diş biliyorlardı. Planlarını yapmışlar, kutlama tarihi bile belirlemişlerdi. İstanbul’u alacak, içten içe zayıflayan Osmanlı’yı tamamen bitireceklerdi. Asıl amaç; İslam’ı baş tacı edip, ulaştığı her toprağa Allah’ın adını götüren cihan devletini yıkarak, İslam’ı zayıflatmak ve kısa zaman içinde de yeryüzünden tamamen silmekti. Şeytanın askerlerinden de başka bir amaç beklenmezdi zaten. Bunun için Çanakkale geçilmeliydi. Ne var ki, onlara göre bir gecede geçilecek olan boğaz, tarihte görülmemiş mücadeleye şahitlik edecek, Anadolu topraklarına şehit kanlarıyla “Çanakkale Geçilmez” yazılacaktı…

Çanakkale’yi savunacak yiğitler; vatan sevdasıyla, cihad aşkıyla dünyanın dört bir yanından kalkıp şehadet meydanına geliyordu. Daha on beşinde delikanlılar, yeni doğan bebeğini beşikte bırakıp gelen babalar, gözleri görmediği, ayakları tutmadığı halde “Bende bir işe yararım” diyerek gelen fedailer, hatta elindeki tüfeğinin boyu kendi boyuna eşit olan saçları kınalı kurbanlar… Hepsi, vatanı korumak için, İslam’a uzanan kanlı elleri kırmak için çıkmışlardı yola. Canları pahasına da olsa Çanakkale geçilmemeliydi. Çünkü Çanakkale geçilirse İstanbul gider, İstanbul giderse mü’minlerin birliği ve dirliği bozulurdu. Cenab-ı Hak kendi dinini elbette korurdu. Ancak bunun için Allah’ın halifelerinin de, geçmiş ümmetlerin başına gelenler gibi, etlerinin demir taraklarla sıyrılması gerekiyordu. İbrahim gibi ateşlere atılacaklardı ki, Rableri o ateşi gül bahçesine çevirsin. Musa gibi Firavun’a başkaldıracaklardı ki, Rableri denizleri ikiye ayırsın.

İşte bu ruhla, bu imanla, bu heyecanla, kalplerinde zerre miktarı tereddüt olmadan Hakk’ın siperlerinde yerlerini aldılar. Birbirlerine sımsıkı kenetlendiler. Kendi nefislerini hiçe saydılar. Yeter ki Çanakkale geçilmesin, yeter ki İslam’ın son karakolu olan bu topraklarda, İslam bayrağı dalgalanmaya devam etsin…

Ama düşman çok güçlüydü. Zamanın en üstün silahları ve savaş araçlarına sahiptiler. Onlara karşılık cihad ordusuysa, sarsılmaz imanları ve Allah’ın yardımıyla savaşıyordu. Öyle bir iman ki, bir önceki bölük gözleri önünde öldürülürken, sıra kendilerine geldiğinde, saniyeler sonra aynı şekilde öleceklerini bildikleri halde, asla tereddüt göstermeden meydana atılıyorlardı. Adeta ölüme koşuyorlardı. Geride bıraktıkları hiçbir şey umurlarında olmadan şehadete koşuyorlardı. Öyle ya, cennetin kapısında Gül Nebi’leri onları karşılarken, başka ne umurlarında olabilirdi ki. Onlar adanmıştı çünkü. Kurban edilmişlerdi. Çünkü anaları onları: “Sen benim son yongamsın. Git, sen de git. Minareler ezansız, camiler Kur’ansız kalacaksa sen de git. Öl de buraya geri dönme.” diyerek uğurlamıştı. Kurbanlık kuzular gibi saçalarını kınalayıp ölüme uğurlamışlardı evlatlarını. Canlarından bir parça kopup gitmişti ama “Vatan sağ olsun” diyerek son defa sarılıp, bir sonraki sarılmayı cennete bırakarak vedalaşmışlardı.

Birçoğu asker kıyafeti bile olmadan, ayağında yamalı çarığıyla, sırtında yırtık gömleğiyle koşuyordu cennete. Madden fakir ama manen zenginler zengini ruhlar, fedakârlıkta zirve yapmış canlar… Öyle ki, ağır yaralanıp, çadırda yatarken, kendisine gelen yarım somun ekmeğini “Ben artık işe yaramam, bu ekmeği savaşacak kardeşlerim yesin.” diyerek yemeyen ve dakikalar sonra aç bir şekilde can verip, cennette Rasul’ün ziyafetine yetişen yiğitler vardı bu meydanda. Çünkü biliyordu ki, kardeşleri tıpkı kendisi gibi saatler önce bir tas hoşaf içmişti sadece.

Şefkatleri küffarı bile kuşatmıştı. Nasıl bir yürek ki, kendisi de ağır yaralı olduğu halde gömleğini yırtıp, az önce çarpıştığı düşman askerinin yarasını sarmaya çalışıyordu. Küfür komutanı hayretle bunun sebebini sorunca da: “Bu askerin cebinden yaşlı bir kadın resmi çıktı. Sanırım annesiydi. Benim kimsem yok ki döndüğüm zaman kavuşayım. O bari annesine kavuşsun.” diyor ve içinde iman olan bir kalbin nasıl büyük olabileceğini adeta haykırıyordu. Gönlü tok olan cihad yiğitleri, bir lokma ekmeğin dahi yarısını esir askerlerle paylaşıyor ve düşman olarak geldikleri bir dine ve millete hayran kalmalarını sağlıyorlardı.

Düşman ne kadar güçlü görünürse görünsün, kalplerinde asla korkuya yer yoktu. Çünkü biliyorlardı ki; asıl güç topta, tüfekte değil, iman dolu kalpteydi. Ve Âlemlerin Rabbi, görünen görünmeyen ordularla destek veriyordu bu cihad erlerine. Çünkü söz vermişti; kendi dinine yardım edenlere O’da yardım edecekti. Allah’ın yardım elini uzattığı bir eli, kim mağlup edebilirdi ki Allah’ın ipine sımsıkı sarılan bir el, mucizeleri kavrayacak demekti. Öyle bir mucizeydi ki o; 275 kilo mermiyi “Ya Allah!” diyerek kaldırıyor, ateşliyor ve belki de İslam kalesi yıkılmak üzereyken, şeytanın gemisine isabet ettirerek yerle bir ediyordu. “Bu benim gücümü aşar.” demiyordu. “Artık yapılacak bir şey kalmadı.” demiyordu. Tarihte başarılmamış ve bir daha da asla yapılamayacak bir şeye gönül veriyordu. Çünkü iman varsa imkân da vardı. Çünkü iman tekeye bile süt çıkartırdı. Ve her şeye Kadir olan Allah dilerse, bir tek top mermisiyle Çanakkale geçilmez oluverirdi. Daha sonra, hileli oyunları başlarına yıkılan şeytanın askerleri “Biz orada Türklerle değil, onların Allahlarıyla savaştık.” demekten kendilerini alamayacaklardı. Ve bir gece, ezilmiş, mağlup, yorgun ve mahcup olarak, asla geçemeyecekleri bu toprakları terk edeceklerdi.

Şimdiyse ey Mehmet, ey Ahmet, ey Hasan... Şimdi Çanakkale sensin! Artık Çanakkale senin kalbindir. Yıllar önce Çanakkale’ye gelenler, Kudüs’e, Mekke’ye, Saraybosna’ya gelenlerle aynı zihniyetti. Hepsinin amacı aynı, hepsinin kumandanı İblisti. Senin ataların her seferinde, bıkmadan, usanmadan, İslam adına, Allah aşkına küfürle savaştı. Hem kalben, hem fikren, hem fiilen çarpıştı güçlü ordularla. “Tek başıma ben ne yapabilirim, bir kişiden ne olur ” demedi. Tek başına da olsa vazgeçmeyip, davada sebat gösterip, Seyit Çavuş olarak, Yarbay Hasan olarak, Kınalı Mehmet, Çarıklı Ahmet olarak yazdırdı adını gönüllere.

Peki, sen ey 21. yüzyıl genci! Sen ey şanlı ecdadın torunu! Sen şimdi bu destanın hangi cümlesindesin Senin adın bu projenin hangi kısmında yazılı Küfür yine birlik olmuş, bu kez senin kabine savaş açıyor. Düşman gemileri şimdi de Çanakkale olarak senin zihnini hedeflemiş ve yüzyıl öncesinden daha kapsamlı, daha güçlü bir şekilde boğazı geçmeye çalışıyor. On dört asır önce Bilali Habeşi’nin üzerine koyulan taşlar, şimdi televizyonda, internette, sokakta, makette, dinlediğin şarkıyla, izlediğin filmle senin üzerine koyuluyor “Allah’ı inkâr et!” diye. Bilal “Ehad, ehad.” demişti ya, senin sesin nerede

Peki, sen ey Fatma, ey Ayşe… Senin örtün uğruna can vermişti Sütçü İmam. Uğruna can verilesi örtün hani nerede Meryemî iffetin, Hacerî teslimiyetin nerede Ey çocuğunu sabah namazına kaldırmaya kıyamayan anne, Bilecik İstasyonunda son yongasını şehadete gönderen annenin yüreği taş mıydı acaba Çanakkale’yi kanıyla sulayan on beşinde gençlerin anneleri yok muydu acaba

Onlar şehid düştükleri zaman silahlarıyla gömülüyorlardı. Öyle sıkı kavramışlardı, kimse alamıyordu ellerinden. Peki, şimdi bizler, dinimizi, davamızı savunduğumuz şeylere, elimize, kalemimize, dergi ve gazetelerimize böyle sıkı sarılıyor muyuz Tek başımıza da kalsak, ağır yüklerin altına hiç korkmadan girebiliyor muyuz Seyit Çavuş gibi Öleceklerini bile bile siperlerini terk etmeyen yiğitler gibi, İslam karargâhlarımızda olmaya sebat gösterebiliyor muyuz Yoksa Okçular Tepesi’ndeki gevşeklik bizim de bütün hücrelerimizi kuşatmış durumda mı

Ey bu şanlı ecdadın torunu! Şimdi Çanakkale sensin. Senin zihninden, yüreğinden, savaş gemileriyle geçip imanını yıkmaya çalışıyorlar. İnancını köreltmek, yaşantını değiştirmek istiyorlar. Boşvermişlik, nemelazımcılık, tehircilik gibi hastalıklarla, sinsice vücuduna yayılıp seni kanser etmeye çalışıyorlar. Siperlerini asla terk etme! “Ya Allah” diyerek mermiler ateşlemekten korkma! Bir başına da kalsan dimdik dur, başını asla eğme batılın karşısında. Yıllar önce geçememişlerdi ya Çanakkale’yi, seni de geçemesinler. Malını ver, canını ver bu yolda; ama imanını verme, vatanını verme, Rahman’ın sınırlarını aşma. Ahlak ve maneviyattan ayrılma. Unutma ki, Allah’ın dinini kendine dava edinenlerin yardımcısı Allah’tır. Yardımcısı Allah olan kişinin ise galibiyeti mutlaktır…