Milletlerin tarihinde deriz izler bırakan olaylar vardır. Bunlara bakarak o toplumun geçmişi okuyabiliriz. Her iz yaşamış bir kültürün, medeniyetin ve tarihin işaretidir. Bu işaretleri doğru okursak ancak sağlam ve yeterli bilgi edinebiliriz. Bizim milletimizin geçmişine bir atfı nazar eylediğimizde o kadar çok tarihe mal olmuş mühim olay görürüz ki!
Kalkınma öncelikle maneviyatla başlar. Manevi boyutta kalkınmış olan insanlar yeri geldiğinde destan da yazarlar büyük devletler de inşa ederler. İşte Türkiye Cumhuriyeti böylesi büyük insanların kurdukları ve altı yüz yıl ömür süren Osmanlı Devleti’nin devamıdır. Üç kıtada milyonlarca km2 toprak üzerinde at koşturmuş, gittiği her yere huzur ve barışı getirmiş bir medeniyeti daha iyi anlayabilmemiz için bakmamız gereken pek çok mihenk taşı vardır.
Kan ve gözyaşının sel olduğu Ortadoğu’da Osmanlı “Bir onbaşıyla” asayişi temin ediyordu. Evet, günümüzde koskoca orduların hükümran olamadığı bölgelere Osmanlı minik birliklerle hükmediyordu. Müstemlekeci zihniyetin coğrafyayı sömürmesini manevi boyutu yüksek insanlarla engelliyordu. Osmanlı öyle bir güçlü medeniyetti ki İnebahtı Deniz Savaşı’nda (7 Ekim 1571) donanmasını kaybedince bir daha yüzlerce yıl Akdeniz’de sandal bile yüzdüremez diye düşünen emperyalistleri şaşırtarak altı ay gibi kısa bir sürede 150 kadırga inşa etmişti. Aynı Osmanlı “Hasta adam” olarak nitelendirildiği bir dönemde Haçlı zihniyetini Çanakkale’de mağlup ederek Batılılara tarihi bir ders vermişti.
İşte geçtiğimiz günlerde Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünü kutladık millet olarak. Hamasi nutukların atıldığı, çeşitli boyutlarıyla cephelerde yaşananların dinleyenlere aktarıldığı, kimi zaman gözlerin nemlendiği kimi zaman da gururla göğüslerin kabardığı olayların dramatize edildiği törenler yapıldı. Bizler için Çanakkale manası büyük bir zaferdir elbette! Övünmemiz hatta sebepleri ve sonuçları üzerine sürekli düşünmemiz gereken bir zafer üstelik. Birkaç dakika sonra şehit olacağını bile bile siperlere akan binlerce vatan evladının o haletiruhiyesine bürünmediğimiz zaman bizi bekleyen akıbet hakkında da toplumu bilgilendirmeliyiz. Bu vatanı kupon toplayarak elde etmediğimizi ve buradan başka bir yere gitmeye niyetimizin olmadığını da dost düşman bilmelidir.
Bizlere düşen geçmişte ceddimizin yaptığı gibi yaşamak ve sahip çıkmaktır. Maneviyatı yüksek, milli manevi değerlere bağlı nesiller yetiştirilerek vatana sahip çıkılabilir. Dönemin Başbakanı Turgut Özal zamanında şöyle bir olay gerçekleşir. Malumunuz, Özal’ın Japonya’ya karşı ayrı bir sevgisi vardı. Bu yüzden Japonya’dan ülkemizdeki eğitim sistemi ile ilgili rapor hazırlaması için uzman talep etmişti. Japon eğitim uzmanları gelmiş ve ülkemizin eğitim sistemini incelemiş, Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunu söylemişlerdi:
“Sizin eğitim sisteminizde milli ruh yok!” Turgut Özal’ın “Nasıl?” sorusu üzerine şunu anlatmışlardı.
“Biz Japonya’da okula başlayacak çocuklarımıza milli ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir ülkemizin gücünü gösteririz.
Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazaki’ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir deriz ki:
Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için gayret göstermez iseniz sonunuz böyle olur.”
Bizim bürokratlardan biri atılır: “Ama bizim Hiroşima’mız yok ki!”
Japon uzmanın cevabı tokat gibidir:
“Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!”
İşte böyle sevgili okurlar. Şimdi düşünelim bakalım bizler o ruhu hissediyoruz belki ya çocuklarımız ne kadar Çanakkale ruhuyla hemhal oluyor dersiniz? O değerlere sıkı sıkıya bağlı mıyız yoksa kendi elimizle Çanakkale’nin geçilmesine izin mi veriyoruz? Böylesi güçlü bir medeniyetin mirasçıları olarak ne haldeyiz? Bizi o zaman askeri güçle yıkamayanlar şimdi hangi yollardan yıkmaya çalışıyorlar ve biz engel olmak için ne yapıyoruz? Sahi Çanakkale hâlâ geçilmedi mi yoksa çoktan geçildi de biz mi farkında değiliz?
Ben bu soruların cevaplarını düşünürken çok zorlandım. Sürekli yutkundum durdum. Umarım sizler doğru cevapları bulabilmişsinizdir.
Selam ve dua ile…
Minik bir anekdot
Çanakkale geçilmez
“Gemilerde “jurnal” adı verilen bir seyir defteri bulunur.
Gemi limandayken ya da seyir halindeyken yaşanan gelişmeler bu jurnal defterine kaydedilir.
Geminin rotası, hızı, geldiği ve gideceği liman, vardiya değişimleri gibi bilgiler jurnale not edilir.
Gemi sığ sulardan ve önemli su yollarından geçerken de jurnal sürekli güncellenir.
Örneğin Cebelitarık boğazı geçilirken “0300 Cebelitarık’a girildi”, “0700 Cebelitarık geçildi” yazılır.
Keza İstanbul boğazından geçerken “0800 İstanbul boğazına girildi, 1000 kavaklar geçildi, 1100 hisar geçildi, 1300 İstanbul boğazı geçildi” gibi sürekli notlar jurnal edilir.
Ama aynı gemiler Çanakkale boğazına geldiklerinde jurnal defterine bunlar yazılmaz.
Çanakkale boğazı seyri tamamlandığında jurnale “0900 Çanakkale’den çıkıldı” yazılır ya da “1500 şehitler abidesi 2 milden selamlandı” şeklinde not düşülür.
Çünkü herkes bilir ki bu dünyada her yer geçilir ama Çanakkale geçilmez...”
İlgilisine notlar:
• “Çanakkale müdafaası, üç mucizeler muharebesidir Hali kurtardı; maziye hamaset ve azametini iade etti; vatanımızı bir vatanı ebedi yaptı.” Sami Paşazade Sezai
• “… Türk askerinin savaş ve dövüş hususunda haiz bulunduğu evsafın bidayette layıkıyla takdir edilmemiş olması, İngilizler için felaket olmuştur… Türk askerinin ne yaman muharip olduğunu, İngilizler kendileriyle dövüştükten sonra bit tecrübe anlamışlardır.” İngiliz Generali Oglander
• “Türkler, Çanakkale’yi zorlayan çağının en ileri tekniğine sahip güçler karşısına adeta bir kale gibi dikilmişlerdir.” Churchill
• “Bu Türk kıtaatının cesaret, metanet ve sebat cihetiyle takdir ve senaya liyakati, her şüphenin fevkinde bulunmuştur. Donanmasının ateşiyle de, en müessir surette muavenet gören pek cesur bir düşman taarruzlarına karşı sayısız muharebelerde bu kıtaat mevkilerini muhafaza etmişlerdir.” Alman Generali Otto Liman von Sanders