Başlığı görünce Bulgaristan ziyareti yapıp ayrıldığımı düşündünüz muhtemelen. Değil.
Üç dört yıldır gitmeye çalışıyorum, beni davet eden Tsvetanka, her seferinde, “hocam biraz daha bekleyeceğiz, kalacağınız bir evimiz bile yok” demekte, “iyi de ben otelde kalırım, sorun değil” diyorum, o da “konuşacak kitleyi bulamazsınız, ben ortalığı toparlayıp ortamı hazırlayayım, öyle gelin” demekte.
Tsvetanka, Bulgaristan topraklarının çocuğu, batıya gidip tahsil yaptığında kültürünü dinini öğrenip tesettürü bulmuş ne ki batının konforu onun idealist genç yüreğini yolundan çevirmemiş. Evlense de Avrupa’da kalmayıp memleketine dönmüş. Zira ata topraklarında halkının gittikçe kültürünü kaybetmesi, dinini unutması ona hüzün vermekte imiş.
Tsvetanka, kendisi gibi deli yürek olan eşini, bebeğini de alır birkaç yıldır memleketinde irşad çalışmalarına başlar. Fakat ne kadar zorlanır, tesettür yaşlılarda bile kalmamıştır, Kur’an unutulmuş, namaz kılanlar yok denecek sayıya düşmüş, alkol kullanımı çok artmış, cenaze yıkayan kadınların yalan yanlış bilgilerle ölüleri yıkadığını görünce; kolları sıvamış, önce cenazelerin nasıl yıkanması gerektiğini anlatan seminerler vermiş. Tabii zorluklar o kadar fazla imiş ki kimse onu dinlemek istemiyormuş değil bir salona toplamak, ev sohbetleri için bile bu genç hanımın alnının derisi çatlamış, artık o da küçük bir kadın topluluğunu tarlalarında mı buldu anlatmış sabırla, ya da evlerinin önünde otururlarken mi yakaladı, İslam’ın güler yüzünü aktarmış. Zamanla kadınlar onu çok sevmişler. Eski külüstür arabası ile çocukları evlerinden toplayıp, Kur’an Kursu’na götürüp elif cüzü çalıştırmış, akşam yine onları tek tek evlerine bırakmış, böylece onlara kutlu Kur’an’ı öğretmiş.
Bu Bulgaristan sevdalısı genç hanımın faaliyetlerini duyan Avrupa’dan bir başka deli yürek, Semiye; ben de varım deyip birkaç arkadaşına konuyu açar, bir minibüs alırlar, içini çocuklara hediyelerle doldurup yola çıkar. Semiye, 20 gün Tsvetanka’ya yoldaş olur, çocukları sevindirirler, hanımlara sohbetler yaparlar, cenaze yıkama semineri düzenlerler. Minibüsü bırakıp döner, Hoca hanım artık daha düzgün bir arabayla çocukları taşır, zira külüstür arabaya 17 çocuk sığdırmaktadır. Derken bu hayırseverlik halkası biraz daha genişleyip, Semiye ve birkaç arkadaşı toplanıp bu kez Bulgaristan’da bir ev alırlar, orayı da misafirhane yaparlar, dışarıdan gelenlerin kalabilmesi için. Tamamen Bacıyan geni ile alakalı bir çalışmanın içerisindeler şu anda.
Eğer ömür olursa ben de aralarına katılıp bu çalışmaları yakından göreceğim. Zira TsvetankaHocahanım ve Semiye’nin gönderdiği videolar çok etkileyici.
Tabii bu iki arkadaşın şartları kolay olmadığı gibi tehlikeli de. Bir gün eski ve tarihi bir caminin kilitli kapıları önünde, hüzünle mabedi süzerlerken izbandut gibi bir adam omuzlarına dokunur, tesettürlerinden çok rahatsız olur ve “derhal burayı terk edin, defolun” diye gürler, bu iki deli yürek korkarlar ama çalışmalarından yılmazlar. Zira böyle örnekler olsa da, alışacaklar bize, demekteler. Tarihimizde Bulgaristan, bütün milletleri etkileyen milliyetçilik modası ile bizden kopsa da, fazla da sorun olmamış, Osmanlı ile dostluk sularında buluşabilmişlerdir. Semiye, Avrupa’ya döner ama bu kez daha köklü birimler açmak, devamlı kalmak için proje çalışmalarına başlar.
Yalnız yüreğimizi yakan durum; evlad-ı Fatihan’ın olduğu topraklara ülkemizden adım atılmaması. Televizyonların meşhur ettiği hocaefendiler, Avrupa’nın arenalarını, büyük salonlarını su yolu etmişler; 5-10 bin Euro konuşma parası alarak bir saat konuşup geri dönmekteler, bu ultra zengin Hoca efendiler azıcık zahmet etseler de burnumuzun dibindeki kardeşlerimizi de ziyaret etseler, onların ödeyecek bir kuruşları olmadığı için mi kültürümüz, dinimiz oralarda yok olmakla karşı karşıya. İkinci eleştirim kendimize, yıllarca romantikliği elden bırakmadan, ütopyalarımızdan ödün vermeden, mangalda kül bırakmayıp belli yerlere klavyelerimiz başında ağıtlar yazdık. Ne ki o kutlu topraklara sahip çıkacak evlatları var, gerektiğinde canlarını verecek kadar vatanlarına bağlılar.
Fakat hemen yanı başımızdaki toprakların çocuklarının, kültürlerine dinlerine veda etmesinde sorumluluğumuz çok büyük.
İşte bu hoyrat sorumsuzluğumuzun vebali çok ağır.