Süreç hızlı bir şekilde değişiyor ve değişen süreç Müslüman toplumların lehine işlemiyor. Çünkü ümmetin her bir parçası yoğun bir krizin içerisinde ve sadece gündelik bir takım sonuçların peşinden giderek adeta rüzgârın maksatsız savurduğu yapraklar gibi savrulmaktalar. Ana meselelerin ihmal ve ihlal edildiği tali meselelerde bile en katı kutuplaşmalara gidildiği bu süreç adeta karanlık bir hayalet gibi bütün kimlikleri, bütün insanları derinden etkiliyor. Ortaya çıkan karanlık ruh hali garabet işlere, davranışlara ve ahlaka dönüşüyor. Bu bakımdan kısa bir zamanda ruhlar ıssız, zihinler kurak ve eylemler kısır bir hale geliyor. İslami argümanların yoğun bir şekilde kullanıldığı ve bu argümanların sadece çatışmalarda elleri güçlendirmek için propaganda malzemesine dönüştürülerek işlevsizleştirildiği bir ortamda kullanıcılar için ise zırhlık vazifesi biçilmektedir.

Haliyle yaşanan süreç büyük bir tutulma ile birlikte aldanma ve aldatmaya götüren yanılsamalarla doludur. Bu bakımdan yanılsamanın en büyük destekçisi her türlü popülizmdir. Bugün yaşadığımız hayatı karmaşık hale getiren bütün bu popülizmin temelinde ise dünya ile olan münasebetimizde zeminimizi kaybetmiş olmamız yatmaktadır. Zeminini kaybeden bütün toplumlar öncelikle “ben”i kaybediyor. Beni kaybolan her toplum bilinçten uzaklaşarak edilgen bir hale bürünüyor. Bu zamanla bir karakter halini alıyor. Bütün felaketler bozulan fıtratın bir karakter haline gelmesi akabinde cereyan ediyor. Bugün felaketi tabiat hadiselerinde aramaya gerek yok çünkü asıl felaket bir insanın, Müslüman’ın; izzetini, vakarını kaybetmesidir. Bu kayıp ile bir uydu gibi kimin yörüngesine girerse onun uydusu olarak kendini var kıldığını düşünüyor. Oysa uydu hiçbir zaman asli bir işlev yerine getiremez.

Nitekim bugün içerik olarak bir öneriye sahip olmayan kişiler, gruplar, hareketler, devletler sadece mevcut düzeni idare etmekten başka bir icraat ortaya koyamıyor. Ne üretim bakımından, ne de derin anlamlandırma, modellendirme ne de usul ve esaslar itibari ile dünyaya umut verecek bir girişime, gelişime sahip değiller. Din adına kimlik edinenler ve politik figürler bu dünyayı dair daha yaşanabilir bir yer yapacak adalet anlayışından, insaftan ve öngörüden mahrumlar. Nitekim bu figürler hiçbir şekilde tefekküre, tahayyüle açık değiller sadece idare-i maslahat ve de dibine kadar hamaset ile mevcudu muhafazaya kendilerini memur kılıyorlar. Bir bakıma farklılıkların tümünü yok ederek, etiketleyerek ayrılıkların keskinleşmesini sağlarken aynı zamanda bu durum daha çok müdahaleye açık hale gelinmesinin de önünü açıyor. Bu bakımdan bu düzene itiraz edecek bütün çıkış noktaları hamasete bulanmış tarihçilik, ne olacağı belli olmayan vaatlerle kapatılıyor. Bugün bu bakımdan dışarıdan bir rüzgâr olmadan da hemen en küçük kavmi aidiyetler, meşrep ve mezhep aidiyetleri bir diğerinin önüne set olarak, kavga nedeni olarak dikiliyor.

Dünya yeni bir eksen üzerine oturtulmaya çalışıldığı şu zaman diliminde Müslümanların bu dünyada bir hüküm ve söz sahibi olması neredeyse imkânsız kılınıyor. Bunda başat aktörlerin içe kapalı sadece güdük tartışmalarla zamanı tüketmesi ve nihayetinde bununla mücadele edebilecek insani, maddi ve manevi bir değer üretecek çabadan yoksun oluş yatmaktadır. Ve İslam toplumları büyük bir ahlaki erozyon ile zihni felç yaşamaktadırlar. İşte bu bağlamda en önemli karar aşamasında olan İslam dünyası için bir tercih vakti gelmiştir. Yapılacak tercihlerle ya yeniden hakiki bir istikamete sahip olunacak ve yenilenme imkânına kavuşularak yeniden bir adım atılabilecek ya da bugünkü küresel dünya düzenini nesnesi olarak kullanılmaya ve tedavülden kaldırılmaya doğru sürükleniş daha da hızlanacaktır. Bu bakımdan bir kimlikten, varlıktan ve bu varlığın özgürlüğünden söz edebileceksek yeniden güçlü şahsiyetleri ikame ederek maddi ve manevi bir silkinme ile yeni bir sayfa açılacaktır.

Ya anlayıp gereğini yapacağız ya da katlanıp ne olacağını bekleyerek tükeneceğiz. Her halükarda bir tercih iradesi ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Çünkü her şey hızla bizim müdahale alanımızdan uzaklaşıyor. Beyhude bir ömür geçirmemek için gözleri, gönülleri, zihinleri açmak ve bir de yanılsamalardan kurtulmak gerekiyor. Şimdi yeniden başlama zamanı. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMi

“Mağlup mu desem mahcup mu/ Ama ikisi de değil

Ben garip sen güzel/ Dünya umutlu” (Ahmed Arif/Tutuklu)

Not: Bir adam düşünün sadece ismi hispanik (??) diye yok sayılıyor. Ancak o güzel bir adam, elinin emeğinden başka bir bildiği yok. Ancak ülkesinden kilometrelerce uzakta başka bir ülkede efsane albümleri yok satıyor, o da inşaatlarda çalışarak geçiniyor. Bu hafta SixtoRodriguez’ den “Sugar Man” ve “I Wonder” ı dinleyebiliriz.

Bize kadar

NikomedyalıAndreas, “İnsanlar anladıklarından çok anlayamadıklarına inanırlar” der. Sahi öyle değil mi?

Bak artık işler daha çok Oscar Wilde’ ın dediği gibi; “Öğrenmeyi beceremeyen insanlar öğretmen olmaya kalkışır.”

Bu hafta çok şey beklemeden, keyifli biraz da güncel bir film var, “Going in Style/ Son Macera.” Üç ihtiyar modern hayatın açmazlarına karşı bir atımlık bir işe girişiyor. Ne de olsa yaşlıları ile ilgilenmek bir kültürün görevidir. İlgilenmiyorsa?

Sartre: “Her köşe başında anlamsızlığı hissetmek, bir adamı kalbinden vurabilir” der.

DAĞARCIK

“Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir.” (Ahmet Haşim’den tadımlık)

TEKKE

“Korkan insan korkutur. Korkutulan insan, korkutanın da korktuğunu kendi korkusundan ötürü fark edemez.” (Engin Geçtan’dan tadımlık)

Bir lahza

“Bu dünyada koltuğunuzu korumanın en iyi yolu hiçbir şey yapmamaktır.” (1952-İkiru’dan)