Geçenlerde torunlarımı parka götürmüştüm. Bulunduğumuz kısma hayli kalabalık bir hanımlar topluluğu geldi. Suriyeli muhacirlerdi. Yanlarında nargile de getirmişlerdi. Keyifle fokurdatmaya başladılar. Suriye’den gelen erkek kardeşlerimizde de bu rahatlık vardı. Bir an düşündüm: Orada hayli uzun zamandan beri zalim bir idare vardı. Allah’ın hükümlerini uygulamıyor, uygulatmıyor, kendi işkembe-i kübralarından uydurdukları kararlarla ülkeyi yönetiyorlardı. İnsanları zapturapt altına almak için yirmiye yakın istihbarat teşkilatı kurmuşlardı. Neredeyse her aileden en az bir kişi istihbarata çalışıyordu. Bu gerçek ülke genelinde bilindiğinden kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Evlerde bile aile fertleri konuşmaktan kaçınıyorlardı. Evet, ülkede camiler açıktı, namaz kılınıyordu, ama o kadar. Mahkemelerde, maarifte, sosyal hayatta Allah’ın hükümleri uygulanmıyordu. İşin tuhafı, nüfusun yüzde 95’in teşkil eden Müslüman çoğunluk bu tuhaf durumu umursamaz hale gelmişti. İdarenin zulme dayandığını biliyor, ama o zalim idarenin ayda verdiği iki kilo pirince, iki kilo şekere, 5 kilo yemeklik yağa, belli miktarda verilen mazota tav oluyorlardı. Evet, o yardımlara alenen karşı çıkmaları mümkün değildi. Zira işin içinde ya candan olmak, ya da süresi belirsiz zindanda kalmak vardı. Ama en azından o yardımları muhtaçlara, fakirlere verebilir, zımnen; “Yardımın senin olsun! Ben alnımın teriyle kazanır, maişetimi temin ederim!” diyebilirlerdi. Ama maalesef böyle denilmedi. Zulme sessizce razı olundu. Bu arada perde arkasında Allah’ın haram kıldığı bütün fiiller işlenmekteydi. Buna da ciddi bir tepki konulmadı. Sonunda ne oldu? Hâdiselere hikmet penceresinden bakmak lâzım…
Aynı durum bütün âlem-i İslâm’da mevcut. Sanki Müslümanlar kahir ekseriyetle, tâğuta teslim olmuşlar gibi. Bu kâinat -içerisinde yaşadığımız bu dünya dâhil- bütünüyle Allah-u Azimüşşân’ın mülkü. Bütün mevcudat ve bu arada biz insanlar, hem Allah’ın mülküyüz, hem memlûküyüz. Bu mülkün Sahibi olan Allah-u Azimüşşân, iki nevi kanun vazetmiş. Tekvini ve teklifi kanunlar olmak üzere. Tekvini kanunları hepimiz görüyoruz. Güneş sisteminin dönüşünden, atomların hareketine, vücudumuzdaki hücrelerin yenilenmesinden, bütün canlıların ihtiyaçlarının karşılanmasına varıncaya kadar, hava zerrelerinin ve diğer zerrelerin hareketlerine kadar, bu âlemde Rabbimizin vazetmiş olduğu tekvini kanunlar işlemekte. İlim adamları asırlardan beri bu kanunları tespit etmekle meşgul. Allah-u Teâlâ’nın bu dünyada vazettiği bir de teklifi kanunları var. Bu kanunları da 124 bin Peygamber bildirmiş. Yüz suhûf ve dört büyük kitapta bu kanunlar açıklanmış. Son olarak; son peygamber olan Peygamber Efendimiz (A.S.M.) dünyaya teşrif etmiş, vahiyle nazil olan Kur’an-ı Kerim’deki hükümleri açıklamış. Allah-u Teâlâ’nın vermiş olduğu selahiyetle, ef’al-i ihtiyariye-i insaniyeyi tanzim eden kanunları ortaya koymuş. Bütün Peygamberlerin aslî vazifesi, Allah-u Teâlânın, koymuş olduğu bu iki nevi kanunu insanlara ders vermek ve onları bu kanunları tatbik etmeye davet etmektir. Peygamberler bu davalarında daima gâlip gelmişlerdir. Bu tebliği kabul edip Allah’ın hükümlerine ram olanlar mesut ve bahtiyar yaşamış, karşı çıkanlar ise helâk olup gitmişlerdir. Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi, Âd Kavmi, Semûd Kavmi, Firavun kavmi, Nemrut ve kavmi, Mekke Müşrikleri gibi… Allah’ın hükümlerini kabul etmeyen, bilakis sedd ü bend etmeye kalkışan kâfirlerin tavrı malum. Peki, şu kendilerine “mümin” ve “müslim” sıfatlarını yakıştıranlara ne oluyor? Bu umursamazlık, bu vurdumduymazlık, bu aymazlık niye?!.. Bunun manası, inancı yitirmek mi, mankurtlaşmak mı, ahmaklaşmak mı? Bir buçuk asırdır yenilen darbeler uyanmaya vesile olmayacak mı? Bakınız Rabbimiz mealen ne buyuruyor: “Ey iman edenler! Eğer siz, Allah (ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (Muhammed Suresi / 7) Doğrusu bu ya, Müslümanların Allah’ın dinine ve hükümlerine karşı bu lakayt tavırları benim zoruma gidiyor.