Ülkemizin kahir ekseriyetine göre en önemli sorunumuz ekonomik kriz olabilir.
Böyle düşünenler haksız da sayılmaz.
Özellikle 2018 yılında ağır bir şekilde hissedilmeye başlayan ekonomik sorunlar gün geçtikçe dozajını artırarak çekilmez bir hâle büründü ve adeta kronikleşti.
Normalde ekonomik problemlerin çözümü için zaman istenir ama ülkemizde zaman geçtikçe ekonomik krizin şiddeti daha da artıyor.
Evet, girişi ekonomik sorunlarımızla yaptık ama gelmek istediğimiz yer biraz farklı.
Yani sebep sonuç ilişkisinden bahsedeceğiz.
Biraz önce de belirttiğimiz gibi her ne kadar en önemli sorunumuz ekonomi olsa da aslında dikkatli bir okuma yapılınca ülkemizin hukuki sorunları ekonominin de önüne geçer.
Hatta hukuki savrulmaların bir faturasını, önemli bir kısmını da ülke ekonomisi ödüyor.
Yani hukuk ve ekonomi, at başı giden iki mesele.
Hz. Ali efendimize atfedilen bir söz vardır; “Devletin dini adalettir” denir.
Adaletin en üst düzey vurgusu belki de bu sözdür.
Gelelim asıl konumuza...
Geçtiğimiz günlerde Meclis’te konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Öcalan’ın statü açığının “Terörsüz Türkiye” hedefine hizmet edecek şekilde ele alınması gerektiğini belirterek, “Tartışmalara son vermek için bunun adının ‘Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü’ olmasını öneriyorum. Fakat elbette başka alternatifler de üretilebilir. Temennimiz, PKK'nın kurucu önderliğinin bir tanım altında görev yapmasıdır” diyerek, birkaç basamak daha tırmanmış oldu.
Elbette Öcalan için talep edilen tanımlama ve imtiyaz Bahçeli’nin konuşmasının en önemli kısmıydı ama dikkatlerden kaçan diğer kısım da bir o kadar önemliydi.
Grup toplantısı sonrası gazetecilerin mutlak butlan sorusuna cevap veren Bahçeli, “CHP, Cumhuriyet'in kurulduğu günden bu yana önemli bir siyasi kurumdur. Bu kurumun içinin karıştırılması, parçalanması, hukuki yönden zedelenmesine veyahut başka amaçlarla kullanılmasına müsaade edilmemesini temenni ederiz" diyerek, iktidarın kucağına bombayı bıraktı.
Aslında iktidarın kucağına demek yerine “adaletin terazisine bombayı bıraktı” demek daha doğru olabilir.
Tahminimiz odur ki; eğer Devlet Bey, Demirtaş ve “iki Ahmet” konusunda bu kadar açıktan tavır almasaydı şu anda Selahattin Demirtaş siyaset sahnesinde boy gösteriyor olurdu.
“İki Ahmetler” de koltuklarında oturuyor olurdu.
Yani Devlet Bahçeli’nin çıkışları “olacak olanları” da oldurmuyor gibi gözüküyor.
Peki bu saatten sonra, 1 Temmuz’a ertelenen CHP davasında Bahçeli’nin dediği gibi “mutlak butlan” kararı çıkmazsa bu sonuç siyasete ve adalet sistemine nasıl yansır?
Ya da Bahçeli’nin açıklamalarına rağmen “mutlak butlan” kararı çıkarsa bu sonuç siyasi dengelere ve adalet mekanizmasına nasıl yansır?
Bir soru daha soralım...
Bahçeli’nin bu açıklamaları mahkemenin vereceği sonuca nasıl yansır?
Ya da iktidarın ortağı olan Devlet Bahçeli’nin “mutlak butlan” çıkışıyla “ülkemizde mahkemelerdeki kararlar siyasi iradeye göre alınıyor”un ikrarı olarak algılanabilir mi?
Madem öyle ise mahkemelere ne hacet, değilse Bahçeli’nin “siyasi irade beyanı”na ne hacet.
Maalesef ülkemizde her ihtiyaç bir sektör doğuruyor.
Hemen herkes adaletin terazisini çıkmadan yanına birini arıyor.
Kulağı az biraz delik olanların dahi duyduğuna göre aslında “mutlak butlan” kararı çıktı, hatta yazımı dahi tamamlandı, gerisi ise sonucun ilanına kaldı.
Tam da burada yürütülen bir siyasi pazarlıktan bahsedilebilinir.
Feti Yıldız’ın açıklaması ve siyasi pazarlıklar ise başlı başına bir makale konusu.
Adaletin terazisinin kefesinde yok yok. Bakalım tartı işi nasıl olacak?
Ya da mahkemeye yolu düşen herkesin bir Devlet Bahçeli’ye ihtiyacı olacak.