Kavramların birbirine iyice karıştığı, neyi ne olduğu yeterince anlaşılamadığı bir dönemden geçiyoruz. Kavram kargaşası tam bir alabora oluşturuyor.

Uzun zamandır, kavram kargaşası üzerinde durulduğu, tanımlama ve açıklamalar getirildiği hâlde karmaşanın getirdiği bu süreçte yeniden başa dönülmüş oluyor. Müslümanlar kendi kavramlarıyla yetirince düşünemiyorlar. Onları kuşatan yabancı kavramların altında kendilerine yol bulmaya ve yaşamaya bakıyorlar. Buna yaşamak denirse eğer.

AB bir Hıristiyan birliğidir. Avrupa devletlerini tek çatı altında birleştirerek yeni ve köklü bir güç oluşturma çabasındadırlar. Bir bakıma Katolik Roma’nın devamı konumundadırlar. Ortodoks Hıristiyanları da asimile ederek bu çember giderek genişletilmiştir. Bu çembere Müslümanlar da dâhil edilmek isteniyor. Amaç Müslümanların etkisiz hâle getirilmesidir. Türkiye’nin bu halkaya dâhil edilmesinin amacı gücünün etkisiz kılınmasıdır. Bu çaba on yıllardır sürüyor. Müslümanların kendi değerlerini oluşturan ilkelerden, kurumlardan, kararlardan uzaklaştırmak için kendisine ödevler verilmektedir. Bu ödevler Hıristiyanlarla uyum oluşturuluyor. Türkiye’nin veya Müslümanların kendi değerlerini bir kenara bırakması elbette zor görünmektedir. Türkiye AB kapılarında bekletilirken âdeta süründürülmektedir. Bu bir kişilik kırılmasına neden oluyor. En batıcı insanların bile tahammül etmede zorlandıkları dayatmalar ile karşı karşıya bulunuluyor. Müslüman olma bilinci ve ilkelerinde yaşama disiplini ayırıcı vasıflara sahip olunmaktadır.

Hemen her Müslüman doğum anından itibaren kulağına üflenmiş olan ezan sesi onun ruhunun özündedir. Böyle olunca ezan bile başlı başına ayırıcı bir unsurdur. Ezanın ilk sözcüsü siyahi ve köle olan Habeşli Bilâldir.

Müslümanlar batılı kavramlar eşliğinde kendilerine bir hayat tarzı kurmaya baktıklarında içinden çıkılamaz bir döngünün içine düşüyorlar.

Hıristiyanlar, sağ, sol, milliyetçi, muhafazakâr demokrat, Marksist, sosyal demokrat, liberal, yeşil gibi tanımlamalar içinde kendilerine bir hayat tarzı oluşturuyor. Müslümanlar ise demokrasi tuzağı içinde onların kavramlarıyla bir yer seçiyorlar. İslâm kendi özü içinde bütün bu ayırıcı unsurlardan uzak duruyor. Müslümanın ne muhafazakârı, ne demokratı, ne sağı ve solu olur. Müslümanlık kendi değerleri içinde bir bütündür ve yönü bellidir. Yoksa batıcı kavramlar içinde bir tanımlanmaya girildiğinde özünden uzaklaşılıyor demektir.

Müslümanlık insanları ayırmaz. Ayırıcı unsurları bellidir, doğru ile yanlış, hak ile batıl, Müslüman olanlar ile olmayanlar gibi. Müslümanların kendi içinde de gene katmanları yoktur. Sultanlar, yöneticiler halkın içindedirler. Halktan kaçmazlar, günlük hayatta onlarla birliktedirler. Koruyucuları yoktur. Müslüman liderler cinayetlere kurban olurlarken de korumasızdırlar. Bu, sultanların âdil olma, daha dürüst olma ve onlarla birebir ilişki içinde olma gibi zorunlulukları var. Son üç halifenin şehadeti bunun en somut örneği.

Müslümanlar var olma bilinçlerini ancak kendi kavramlarıyla oluşturabilirler. Demokrasi içinde muhafazakârlık, sağcılık, solculuk, milliyetçili gibi kavramsal ayrışmalar onlar gibi olmaya zorlar. Batının belirlediği ilkeler içinde yaşanmaya zorlar. Örneğin AB’ye dâhil olunduğunda bugün tartışma konusu olan hiçbir kavram ne tartışılır ne konuşulur ne de fırsat verilir.

Müslümanlık kavmi oluşları ta baştan beri yadsımıştır. Siyahî bir kölenin Müslümanlara lider olabileceğini Peygamberimiz buyuruyor. İnsanı sapkınlıklara götürecek bütün edimlerden uzak tutuluyor. Oysa batı ruhu içinde her tür sapkınlığa izin vardır. İzin vardır da Müslümanların kendi değerleriyle yaşamalarına asla izin verilmez. Hele hele Müslümanlar yönetim erkine gelme gücüne sahip oldukları zaman. Orada onlar için hayat durur.

Müslümanlar ancak kendi hayatlarını kavramlarının bütünlüğü içinde özgür yaşayabilirler. Bu, salt onlar için değil insanlık için de en iyi en hayırlı olanı. Bunun ötesi yok.