Oldum olası, 3 bin denekle şekillendirilen, Türkiye’nin tüm tercih haritası bu potada eritilen ve ortaya çıkan verilerle programların biçimlenmesi gerçekleştirilen “Reyting Ölçüm Mekanizmasına” ihtiyatla yaklaşmışımdır. Ve kesinlikle söyleyebilirim ki, bizim üzerimizden şekillendiği iddia edilen bu verilerin, gerçekleri yansıttığına kesinlikle inanmıyorum. Maalesef, özel televizyonların hayatımıza girdiği 1990’lı yıllardan itibaren, programcılar, program koordinatörleri, televizyonların genel yayın yönetmenleri, ortaya bir ürün koyacakları zaman, yaptıkları sözleşmelerini “Reyting kutsalını” önceleyerek ortaya koymuşlardır. Bir programın hayatının devam etmesinin genel kuralı, reyting listesinde ilk 100 potansiyelinde, en azından ilk 20’ye girebilmesi olarak sözleşme kuralına bağlanmıştır. Televizyonculukta genel kural şudur: Reklamverenlerden oluşturulan reklam kuşaklarının arasına diziyi veya programı yerleştirmek. Bir dizinin veya programın ilk birkaç haftası, reklamverenlere sunulacak tekliflerin hazırlanmasıyla geçer. Dizi veya program tutarsa, arkasından çok özel fiyat teklifleriyle yapımcılarla-reklamverenlerin pazarlıkları söz konusu olur. Reyting kutsalının, programcılığa “muhabir” olarak başlayan bir ismin bir televizyon kanalı alabilmesine imkan tanıdığını, geçtiğimiz günlerde anlamış olduk. Yaptığı abidik-gubidik programlarla, tamamen eğlenceyi önceleyen, izleyenlere hiçbir şey kazandırmayan, boş vakit geçirmekten başka bir işlevi olmayan Acun Ilıcalı, orta standartta televizyonculuk performansına sahip TV8’i satın almış. Bir programcının, bir yapımcının böylesine bir alışveriş içine girebilmiş olması, Türkiye’de dönen televizyonculuk reklam pastasının nerelere ulaştığının da göstergesi aslında.

Ilıcalı, satış sözleşmesinin hemen ardından yaptığı açıklamada, “Tamamen kendi programlarımızla ekranı dolduracağız. Haber programı da istemiyorum. Bu şekliyle Türkiye’nin ilk 3 televizyonu içinde yerimizi alırız” demiş. Elbette kendi karakterini ve O’nu boş işlerle uğraşma şampiyonu yapan, reyting çıtasıyla hayalini bile kuramayacağı paralar kazandıran formatını ortaya koymuş. Türkiye’nin en çok izlenen 3 televizyonu içinde olabilmesi iddiasına gelince. Öncelikle şunu söyleyelim. Her programın, her yapımın, her dizinin kendi karakteristik bir reyting harmanı vardır, beğeni çıtası vardır. Ama bu diziyi, genel performansı düşük bir televizyon ekranında yayınlarsanız, alacağınız reyting sizi hüsrana uğratır. Zira göz aşinalığı denilen genel bir karakter söz konusudur. İzleyicilerin, kumanda aletlerine bile sırasıyla yerleştirdiği, her zaman izledikleri, başka bir ekrana kaçmak için acele etmedikleri bir katı zihniyetleri söz konusudur. Bizim anlayamadığımız konu, Acun Ilıcalı, önümüzdeki yayın sezonunda, adını sanını hiç kimsenin bilmediği, kumandasında en diplerde yer alan TV8’e ne gibi genel bir performans kazandırabilecek

Zaten yaptığı programlar, Yetenek Sizsiniz Türkiye, O Ses Türkiye gibi yapımlar, artık izleyenlerde belli bir doyum noktasına ulaştı. Bunu açık bir şekilde test etmeniz bile mümkün. Cumartesi-Pazar günlerini Star ekranlarında dolduran Yetenek Sizsiniz Türkiye artık kendini tekrar etmeye başladı. Yarışmacıların kalitesi düştü… Artık yarışmacılar izleyenleri cezp etmiyor… Hatta ekranlara getirilen bazı yarışmacıların kalite seviyesi öylesine düşük ki, insan izlerken gülmekle sinir boşalması arasında gidip geliyor.

Netice… Her programın, her programcının bir miladı ve bir devri var... Bir zamanlar televizyon ekranlarında dizi namına bir şey yoktu… Sonrasında yarışmaların devri başladı. Bu devir de kapanacak ve hayal edemeyecekleri noktalara gelenlerin de sözü kalmayacak.