Hepimiz biraz yorgunuz, bayım. Aslında bir yüke, bir
ideale omuz verdiğimizden değil. Bir türlü kendimizi ifade
edemediğimizden, kendimizi bir yerlere
konumlandıramadığımızdan... Rol dağılımında istekler hep başrol ama paya düşen
6. polis, arkadan geçen adam veya kadın; yani figüranlık. Popüler tabirle; hayaller
bol sıfırlı, hayatlar asgari ücret!
Günün belli saatlerinde, bol arabeskli parçalar eşliğinde
sokaktan at arabası ile orta yaş üstü bir adam geçiyor. Eski eşyalar topluyor.
Onu her gördüğümde aklıma senaryosunu Sefa Önal ve Ayşe Saşa nın yazdığı;
başrolleri Ayla Algan ve Sadri Alışık ın paylaştığı; yönetmenliğini ise Atıf
Yılmaz ın yaptığı, 1966 yapımı Ah güzel İstanbul filmi geliyor. Bir
gecekondudan kaçıp gelen İzmirli saf temiz Ayşe, artist olmak niyetindedir ama
Medeniyet Pansiyonu isimli umumhaneye düşer. Haşmet (Sadri Alışık) tesadüfen
karşılaştıkları bu saf temiz çocuğu korumak için çaba sarf eder lakin bu kız
bir gecekondudan diğerine razı değildir. Ayşe, mecmualarda ismi çıksın ister.
Işıltılı vitrinlerde posterleri Lakin bir bedel ödemek gerekir. Şöhretin
bedeli ise saflıktır. Saflığınızı vermeden şöhreti satın alamazsınız. Rol
karmaşaları içinde yeni rollere hücum ederken kaybediyoruz saflığımızı. Her
yeni bir başka yeniye teşvik ediyor. İlla bir basamak daha çıkmak için
hırslanıyor, kendimizi kaybediyoruz.
Gazetelere bakıyorum, ajanslara kulak kabartıyorum.
Memlekete hizmet için sıraya giren birçok bürokrat istifa yarışına girmiş.
Hayırlı olsun ne diyeyim ancak o basamakları tırmanırken arşınladıkları
sokakları, aşındırdıkları kapıları hatırlayınca Haşmet İbriktaroğlu (Sadri
Alışık) gibi seslenmek istiyorum: Zavallı çocuk, cahil kafacığını çürük
kemiklerle doldurmuşlar. Eee n aparsın aşağılık mecmualar, kötü filmler, pis
efsaneler. Ben sana şimdi hakikati nasıl anlatacağım Aah! İhtiyar medeniyet.
Çocuklarına sağlam yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin Bizi yabancı
diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin
Sonra Hayrettin in sözü geliyor aklıma Çok karamsarsın.
Böyle bir tablo çıksın istemem ki. Aslında her yeni günü yeni bir ümit olarak
görürüm de lakin kazın ayağı da öyle değil bayım. Elimizde boyalı bir kuş;
biraz sen, biraz ben oyalanıp duruyoruz. Cahit Zarifoğlu nun Motorlu Kuş
hikâyesindeki gibi belki uzaklara uçuracak bir çift çelik kanat takarız, belki
uzaklara da uçarız. Yeryüzünün farklı nimetlerini de temaşa ederiz de ancak
çelik kanatlar paslanıp bizi hareketsiz bıraktığında n olacak Yere düşünce;
tembelleşmiş, atıl kalmış bir kanat bizi av yapar. Tekrar uçabilmek için zaman
kalır mı Daha çok üzülmemek için daha çok çalışmamız gerekeceğini görmek de
ister istemez efkârlandırıyor bayım.
At arabacı işte böyle düşüncelere sevk edince kendimi
dolmuşun arka dörtlüsünde kafasını cama dayamış bi halde buldum. Şoför boşa
atmış, dolmuş ağır gidiyor. İçimde bir bulantı var. Şoförün cep telefonu bağıra
çağıra dombıram çalıyor. İçim iyice kalkıyor. Şoföre: Kaptan beni uygun
olmayan bir yerde bırak. diyorum. Şaşkın bir şekilde dikizden bakıyor,
anlamsız bulsa da yol kenarında duruyor. İniyorum, Ankara nın ayazı sert bir
şekilde selamlıyor. İrkiliyorum, adımlarımı hızlandırırken Rıza Tevfik in:
Uçun kuşlar uçun, burada vefa yok. dizeleri ile karanlığın içine dalıyorum.
Siz bu dizleri Ahmet Kaya dan dinlerken ben de kafamın içine hücum eden bunca
efkârı şuraya bırakıyorum bayım: Bu da burada hele bir dursun!
Aşk eşittir sevgili değil, iki kişilik değil, çok
kişiliktir aşk. Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla yı sevmek değildir.
Leyla da bütün insanlığı sevmektir aşk. Âşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli,
aşığım, demek ki yapacak çok is var. Yani ask bir yere bir ağaç dikebiliyorsak,
bir insana yardım edebiliyorsak, farklı kitaplar okuyabiliyorsak, gereğini
yerine getirdiğimiz bir şeydir. (Ahmet İnam)
Uçun kuşlar, uçun burada vefa yok;
Öyle akarsular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aks-i seda yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.
(Rıza Tevfik Bölükbaşı, Uçun Kuşlar)
Dağarcık
Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur.
Çünkü kötü insanların türküleri yoktur!
(Neşet Ertaş)
Taş Gemi
Ekranlarda ne gösteriyorlarsa onu yaşıyoruz, yoksa
yaşadıklarımızı ekranda görmemiz mümkün değildir. ( mb)