Bir kahramanlık ve fedakârlık hikâyesini bütün ülke
seyretti. Özel Harekât Polisi Süleyman Yalçın bir operasyonda yaralanmıştı.
Hendeklerden dolayı oraya ne ambulans ne de diğer zırhlı vasıtalar
ulaşamıyordu. Bir tek tank gelebilirdi. O sevk edildi. Yaralı polis tankın
çamurluğuna yatırıldı. Ancak terörist ateşi devam ediyordu. İşte o anda bir
Mehmetçik, Uzman Çavuş İsmail Ertem, hiç tereddüt etmeden gövdesini yaralıya
siper etti. Böylece yaklaşık 300 metre aşıldı. Ondan sonra yaralı, güvenli
şekilde hastaneye ulaştırıldı. Komutanı bu hareketinden dolayı Mehmetçiği
alnından öptü. Ben görsem, ben de alnından öpmek isterim. İşte bizim Mehmetçik
böyledir. Mehmetçik ve komutanı; Yaralımızı, şehidimizi cephede bırakmayız
diyor. Elhak, öyledir.
Bu hâdise bana Kore Savaşı nı ve bu savaşta esir düşen
Mehmetçiğin fedakârlığını hatırlattı. Kore ye asker gönderilmesi ayrı bir
konudur. O siyasîlerin tasarrufudur, tartışılır. Ancak Kore de komünist
kuvvetlere karşı savaşan Mehmetçik vazifesini hakkıyla yapmış ve destan
yazmıştır. Savaş meydanında arslanlar gibi vuruşan Mehmetçik, aynı destanı
esârette iken de yazmıştır. Esir düşen Amerikan askerlerinden yüzlercesi can
verirken, bir tek Mehmetçik esarette hayatını kaybetmemiştir. Bunun sebebi,
Mehmetçiğin fedakârlığı, disiplini ve arkadaşlarını canından çok sevmesi idi.
Why They Collaborated (Neden İşbirliği Yaptılar )
isimli kitabın yazarı Eugen Kenkead, Mehmetçiğin esaretteki davranışlarını şu
şekilde anlatmaktadır:
Düşman eline esir düşen Türklerden esarette ölen tek
kişi yoktur. Esir düştükleri zaman, hemen hemen yarısının yaralı olduğu göz
önüne alınırsa bunun hayret edilecek bir durum olduğu anlaşılır. Albay Perry,
Hele bizimkilerle karşılaştırılırsa, şayan-ı dikkat bir rekor dedi.
Komünistlerin, harbin ilk günlerinde açtıkları geçici kamplardan biri olan Ölüm
Vadisi ndeki kampta, haftalarca bir sel gibi, hasta ve yaralı esir akmıştı.
Bunlar arasındaki 110 Türk esirinden tek zayi olmamıştır. Aynı kampta, aynı
devreye ait Amerikan kaybını biz 1500-1800 esir, 400-800 ölü olarak tahmin
ediyoruz.
Bu şaşılacak Türk rekorunun sırrını Perry, esir oldukları
andan tahliye edildikleri ana kadar, hiçbir zaman gevşemeyen disiplinde
buluyordu. Tabii esarette diğer milletlere ait esirler gibi bunlardan da
hastalananlar oluyordu. Ama bir Türk hastalandı mı, öbür Türkler iyileşinceye
kadar başından ayrılmıyorlardı. Bir hasta hastaneye gönderilirse sağlam iki
Türk de onunla birlikte gidiyordu. Hastanede bulunduğu sürece kendisine kul
köle oluyor; hastaneden çıkınca koluna girip kampa getiriyorlardı. Giyecek ve
yiyecek aralarında eşit olarak paylaşılıyordu. Kamp yemeğini Çinliler pişirdiği
zaman grubun yemeğini almaya iki kişi gönderiliyor; gelen yemek son lokmasına
kadar müsavi olarak dağıtılıyordu. Aç gözlülük etmek, aslan payı ayırmak diye
bir kaide yoktu. (Mehmetçiğin Kore Macerası, s. 99).
İşte bizim Mehmetçik böyledir. Savaş meydanlarında
arkadaşları uğruna hayatını feda etmekten çekinmeyen Mehmetçik, aynı
fedakârlığı esarette de gösteriyor, yaralı arkadaşına bir anne şefkatiyle bakıp
besliyordu. İşte bu arkadaş şefkati ve ihtimamı sayesindedir ki o yaralılar
çabucak iyileşeceklerdi. Diğer ülkelerin esirlerinde ise bu dayanışma ve
yardımlaşma yoktu. Bu bakımdan o esirler arasında bilhassa yaralı ölümler çok
fazlaydı. Bizim askerimiz adını, çok sevdiği Kâinatın Efendisinden (A.S.M.)
almıştır. Mehmetçiğin bulunduğu ocağa da Peygamber Ocağı denilir. Asırlar
boyunca o ocakta yetişenlerin ortak vasfı; küffara, zalimlere karşı şiddetli,
kendi aralarında ve masumlara karşı şefkatli ve merhametli olmalarıdır.
Arslanlar gibi savaşır, ama esir aldığı düşman askerine yediğinden yedirir,
onun yaralarını tımar eder, asla kötü davranmaz. Darü l harpteki kadına,
çocuğa, ihtiyara dokunmaz. Yediği üzümün bile bedelini asma çubuğuna bağlayıp
gider. İşte bizim Mehmetçik böyledir. De gel de alnından öpme!..