Herakleitos, “Her şey akar, hiçbir şey olduğu gibi kalmaz” der. Hayat da öyle akıp gidiyor, insan ise sürekli bir durumdan diğerine geçiyor. Her geçiş unutuşlar, hatırlayışlar arasında deveran ediyor. İnsanın meyline göre kalbi şekilleniyor, kalbine göre de kalıbı şekil alıyor. Kalbi ile kalıbı uyumsuz insanlar, “münafık” olarak tarif ediliyor. Yani ikiyüzlülüğü, insanları aldatmayı, hile ve desiseyi, içi başka dışı başka olmayı alışkanlık haline getirenlere bu isim veriliyor. Her şey aslında kalbin yansımaları, eyleyip ettikleri… Kalbi kirli olan, merhamet ve insaftan nasibi olmayan insanlar için kendi “heves” ve “arzularına” çıkan her yol, mubah ve meşrudur. Kiminle olduğu, neye mal olduğu hiç önemli değildir. Yeter ki dünya kendisine doğru aksın… Kıssalara kısaca bir göz attığımızda Şeytan’dan başlayıp bugüne kadar süre gelen bütün yıkımlar, bütün kan dökmelerin, isyanların altında yatan şey “kibir” , “aldatma” ve “sapma”dan oluşuyor. Bunlar yapılırken en önemli işlevi “münafık” diye tarif edilen zümre yürütüyor. Çünkü hakikatin yanında görünüp, onunla ilgili şüphe oluşturmak, yolu karmaşıklaştırmak ve kalpleri bulandırmak gibi işlevleri yerine getiriyorlar. Akıp giden süreç içerisinde aynı kalan şey bu zümre, değişen ise isimleri ve zamanları…
İnsanın en önemli imtihanı belki de “agâh” olmak ya da “gafil” olmak arasında gidiyor. Agâh olmak için çaba gerekir, ter gerekir. Gafil olmak içinse atalet, gevşeklik ve başıboşluk yeter. Onun için bin bir emekle zahmetle yürünen yollarda kaybolmalar hep rehavet zamanlarında gelir; eğriler doğru, doğrular eğri görünür. Dostlar ile düşmanlar birbirine karıştırılır. Ve bu süreçte işini gördüğün insanlar seni çok seviyor görünürler, hatta bu sevgi gözünü kör bile edebilir. Bu körlük yozlaşmaya götürür ve insanlar ahlak, erdem ve dayanışmadan uzaklaşır. Yerine güç yarışları başlar. İşte her şeyin flulaşmaya başladığı bu zamanda insan kontrolünü kaybeder ve kalbi ile arasına mesafe girer. Adalet terazisi bozulur, merhamet kalpten uçar gider. Ve arkasından karanlık, korkularla dolu zamanlar gelir. İnsanın beklide kalbini yokladığı nadir anlardandır. Bazen bu anların iyi tarafları da vardır; yeniden her şeyi tanıma, tanımlama, anlamlandırma imkânı verir. İşte bu imkân yeniden muhasebe ve murakabe etmek için bir fırsattır. Düşüncenin kalbe eşlik ettiği bir zaman dilimidir. Eğer erdemler yeniden kuşanılırsa, karanlık dağılacaktır. Bütün renksizler (münafıklar), renk verecektir ve işte o zaman yeniden adalet terazisini doğrultup, ahlaklı bir yürüyüş başlayacaktır. İnsan, hatadan dönme kabiliyeti olan yegâne varlıktır ve onun en güzel özelliklerinin başında “pişmanlık” gibi kalbi kendine getiren bir nüve vardır.
Yaşadığımız süreci doğru tahlil etmek zorundayız. Çünkü bir Müslüman bir delikten iki kere ısırılmaz. Eğer kendimizle ilgili iç ve dış düzenlemeleri yapabilirsek o zaman yaşadığımız her şey daha düzgün bir şekilde seyredecektir. Sadece kendi dışımızdakilerin değil, bizatihi kendimizden başlayarak küçük, büyük her şeyi yeniden gözden geçirmeliyiz. Sorumluluklarımızı yerine getirirken nerede dağıldığımızı bulmalıyız. O zaman geçici ile kalıcıyı, sahte ile gerçeği ayırabiliriz. Yaşadığımız şeyler bizden dolayıdır, bunu anlatan çok güzel bir hikâye var. Tarihte Hülagü hanın bir hikâyesi anlatılır.
Hülagü han, Cengizhan’ın torunudur. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile demeden bazı kaynaklara göre 200 bin, bazı kaynaklara göre de 400 bin kişiyi katletmiştir. Cami, hastane, saray ne varsa hepsini yok eder. Kütüphaneleri ve tarihi eserleri yakar, yıkar. Milyonlarca dini ve ilmi eserin büyük bir kısmını Dicle Nehri’ne attırır. Hülagü’nün zalimliğini anlatmak için Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep aktığı söylenir. Hülagü bir gün, şehrin dışına kurduğu karargâhında, o beldenin en büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir.
Bu haber, âlimler arasında korku ve endişeye sebep olur. Kimse Hülagü tarafından öldürülmek korkusuyla bu davete icabet etmek istemez. Bu haber, zamanın genç âlimlerinden Kadıhan’a da ulaşır. Kadıhan, ufak tefek tıfıl bir gençtir. Daha sakalı bile çıkmamıştır. Böylesine bir daveti kabul ettiğini söyler. Hülagü ile görüşmeye gidebileceğini bunun için kendisine bir deve, bir keçi, bir de bir horoz verilmesini ister. Böyle bir fedainin ortaya çıkması ulema sınıfını rahatlatır. Çünkü bir kurban bulunmuştur. Hülagü’nün şerrinden korkan ulema sınıfı bu isteği hemen karşılar.
Kadıhan, hayvanlarla birlikte çadıra varır. Hayvanları çadırın dışında bırakarak içeriye girer ve kendini tanıtır. Kendisiyle görüşmek üzere geldiğini söyler. Hülagü, genci tepeden tırnağa süzer ve beklediği tipte biri olmadığını görerek, ‘‘Bana göndermek için bula bula seni mi buldular. Gönderecek başka birini bulamadılar mı?’’ diye sorar.
Kadıhan gayet sakin bir şekilde ‘‘ Görüşmek için iri yarı, boylu boslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla görüşebilirsin’’ der.
Hülagü, karşısındakinin sıradan biri olmadığını anlar ve ‘‘Şöyle otur bakalım’’ diyerek kendisine yer gösterir ve ilk sorusunu sorar. ‘‘Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir.’’
Kadıhan gayet sakin bir şekilde; ‘Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah›ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi’ der. Hülagü, ikinci sorusunu sorar: ‘‘Peki, beni buradan kim gönderebilir?’’ Cevap çok manidardır.
‘‘ O da bize bağlı. Kendimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.’’ Şimdi başımıza örülmek istenen bu çorabın sahiplerine, aracılarına Kadıhan’ın cevabını vermek zamanadır. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
Not: Sırt üstü uzanmış, yıldızlara bakıyorum. Sırt üstü uzanıp gökyüzüne bakacak dam yok belki ama Emrah Işık’ın bize gönderdiği bu ağıt belki yıldızlara yakın hissettirebilir. Sümeyra Çakır’dan. “Gökteki yıldız sayılır mı” türküsünü dinliyoruz
“Şu kuytu yalnızlıkta / dişiliğini kullanıyordur kuşku.”
Satranç Dersleri VII / İlhami Çiçek
“Sonra sağır, dilsiz karanlığıyla yutuyor beni kendi küçük mağaram…”
Yoksulların ve Şairlerin Kitabı, Cahit Koytak
BİZE KADAR
1- Fethi Gemuhluoğlu “Her şey; emeğin, alın terinin gerisinde sıraya girecektir” der.
2- Soljenitsin, “İnsan mezardan dönmez ama hatadan dönebilir” diyor.
3- Aleksandr Puşkin, “Genellikle bütün büyük yanlışların altında gurur yatar” der.
4- Tolstoy da destekleyici bir yaklaşımla “Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için, güneşin doğduğunu sanırlar” der.
5- William Blake, “Deneyim, yitirdiğimiz masumiyetimizdir” der.
6- Bu hafta Yusuf Karaağaç diyor ki, Muhammed Esed’in “Mekke’ye Giden Yol” kitabını okuyalım. Belki çoğunluk okumuştur ancak okudukça yeni kapılar açılacaktır. Tekrarlar iyidir. Okumamış olanlar için ise daha fazla zaman kaybetmeden bir an önce okumaları tavsiye olunur.
7- Bu hafta Wim Wenders’in “Toprağın Tuzu” belgeselini izleyelim derim. Özellikle mb, bu hikâyeye bir bak derim. “İnsan toprağın tuzu” dur. İnsanın çılgın yırtıcı kısa tarihi var. Yine bir Latin’in görsel hikâyesi var.
TEKKE
ESKİLER yeme-yedirme konusunda, insanları beş kısma ayırır:
1- Kerîm: Kendi yemez, ihsan eder.
2- Sahî: Hem kendi yer, hem de ikram eder.
3- Bahîl: Kendi yer, başkasına vermez.
4- Leîm: Ne kendi yer ne de başkasına yedirir.
5- Şakî: Kendi yemez, başkasına da vermez ama verileni götürür.
DAĞARCIK
“EN mükemmel bir insanın bile kabalaşabileceğine inanıyorum. Kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: Kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına ve duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. Bir canavar olur. Ve insanlığa, pişmanlık duygusuna yeniden dönmesi olanaksızlaşır.”
(Dostoyevski-Ölü Bir Evden Hatıralar)