Bankalar bir taraftan ülke ekonomisine yarar sağlarken, diğer taraftan zarar vermeye devam ediyor. Dün de yazdığım gibi; "Kredi Kartları Krizi" her an patlayabilir; ha patladı, ha patlayacak...
Başta meclis, hükümet, bakanlıklar ve bütün ilgililer ise bu kriz konusunda meşhur üç maymunları oynamaya devam ediyorlar! Ne zamana kadar Görüldüğü kadarıyla, her halde milletin milyarlarca dolarının hortumlanmasına sebebiyet veren bir önceki "banka krizleri" benzeri krizler gerçekleşinceye kadar!.. Bu gerçeği bizden başkaları da görüyor ve "kral çıplak!" diyor; ama
Zaman ekonomi yazarı Sami Uslu, bu meseleye "BANKA İLE TEFECİNİN FARKI" başlıklı yazısı ile çok yönlü boyutlarıyla dikkat çekmiş. Yazıyı, sadece vurgular yaparak siz değerli okurlarımın, ilgililerin ve ülkeyi yönettiklerini zanneden zavallıların dikkatine aynen sunuyorum.
"Bankaların kredi kartı ve bireysel krediler de aşırı faiz uygulaması beni, Türkiye de banka ile tefeci farkını sorgulamaya yöneltiyor.
Tefecilik ilk çağlarda alacaklının kullandırdığı para için borçludan anapara dışında aldığı her miktardaki ücreti ifade ederdi. Faizin oranı ne olursa olsun, yapılan iş tefecilik sayılırdı.
Her türlü faizin tefecilik sayıldığı günler geçmişte kaldı. Bugün kredi işlemleri ticari bankaların inhisarı altında. Fakat dünyada tefecilik hâlâ ölmedi; ülkemizde ise son derece yaygın. Banka halktan para toplayan ve topladığı parayı şahıs ve şirketlere kredi olarak dağıtan kuruluştur. Banka fon toplama ve dağıtma yetkisini devletten alır. İşte bu husus banka ile tefeci arasındaki en büyük farkı oluşturuyor. Çünkü tefeci yasadışı para ticareti yapar; banka ise para ticaretini alenen ve resmen yapar. Bu durum tefeciliğin tarifini değiştirdi ve tefeci aşırı faizle borç veren kimse [yani banka ] demek oldu. Diğer taraftan, "tefeci faizi" deyimi, kreditör kuruluş tarafından tatbik edilen, makul haddin üzerindeki faiz oranını ifade etmekte. Bu noktada bankalarımızın kredi kartı ve bireysel krediler e uyguladığı faiz oranını "tefeci faizi"nden başka bir şekilde deyimlendirmek için sözlükleri karıştırmak gerekiyor.
Hele, kefil uygulaması asla kabul edilebilir gibi değil. Ödeme gücünün ne düzeyde olduğuna bakmaksızın, insanlara kefil imzası attırmak ve haciz yoluyla onların hayatını karartmak ne bankaya yakışıyor ne de bankacılara. Ayrıca, bankacılık mevzuatına göre, kefil de borçlu gibi kredi kullanmış sayılır. Dolayısıyla, kefil üzerine onun ödeme gücünün üzerinde riske girmek ne derece yasaldır Bunu banka hukukçularının dikkatine sunuyorum.
Ülkemizde enflasyon büyük fedakârlıklarla yüzde 7 civarına düşürüldü. İşçi zammı yüzde 10, memur zammı yüzde 5 i fazla aşmadı; böyle bir ortamda, kredi kartı bileşik faizleri yüzde 100 ü aşıyor. [!!!] Yani, bankalar halkı fakirleştirerek kazanç sağlıyor. Bankaların bu egoist tutumu ister istemez banka nın tefeci den farklı olup olmadığını düşündürtüyor. Hâlbuki bankaya yakışan müşterisini iş ortağı olarak görerek, ilişkiyi karşılıklı yarar prensibi esasına göre yürütmektir. Tefecinin çalışmasını yönlendiren faktörler arasında ahlâkın yeri yoktur. Buna mukabil, devletin verdiği fon toplama ve kullandırma izni sayesinde banka, en imtiyazlı kuruluş haline gelir. Bu nedenle, bankanın ahlâk kurallarına uygun şekilde çalışma konusundaki yükümlülüğü tartışmayı bile gerektirmez. Bu arada, bazı bankacıların, "Serbest piyasada mal fiyatları gibi kredi fiyatları da arz-talebe göre oluşur." şeklindeki yaklaşımına fazla değer atfedemiyorum. Çünkü kapitalist liberal sistem in kendi haline bırakıldığında önemli haksızlıklar doğurduğu herkesin malumudur. Zaten, piyasanın bu özelliği bilindiği içindir ki, ABD dâhil, her ülkede devlet piyasayı düzenleyici önlemler alır. Bu vesileyle bankacılık sektörünün düzenlenmesinde neredeyse sınırsız yetkiyle donatılan BDDK nın [yani hükümetin] olaya ağırlığını koyarak sorunu çözümlemesini beklediğimi belirtmek istiyorum. Makro açıdan baktığımızda: Bankalar ın tefeci mantığına doğru kaydıkları bir ülkede tefeciliği önlemek mümkün müdür ve tefeciliğin engellenemediği bir memlekette bankacılık ne kadar gelişebilir Bu soruların olumlu yanıtı bulunmamaktadır.
Öte yandan, kısa vadede sadece azami kâra odaklanan şirketlerin orta-uzun vadede iflasa kadar sürüklendiği istatistikî bir gerçektir. Bugün, "ne olursa olsun kâr edeyim" diyen bankalar hem kendilerinin hem de ekonomimizin geleceğini tehlikeye atmış olmuyorlar mı " (Sami Uslu, Zaman, 7.9.2005)
Demek ki, gerçekleri bizden başka görenler de varmış.