Daha önce “Birey Olarak İnsan” genel başlığı altında birkaç yazı, bu sütunda yayımlandı. Ana düşünce olarak “insan” olgusu, başta siyaset olmak üzere iktisat, hukuk, ahlak ve din alanlarında, kaçınılmaz bir şekilde soyut düzlemde ele alınmak, kuramsal ya da işin içine felsefeyi de kattığımızda “metafizik” temelde tanımlanmak ve kavranmak durumundadır. Çünkü kuramsal bağlamda “insan” olgusu, siyaset, iktisat, hukuk, ahlak ve din alanlarında tanımlanmaya ve açıklanmaya çalışıldığında, soyutlama ve genelleme yolunu kullanmak suretiyle farklılığını ortaya koyabilir. Bunu yaparken de, ister istemez “felsefe” yapma zorunluluğu kendini gösterir. Buradaki “felsefe”, insanın düşünme eyleminin gerçekleştiği bir alan olarak değil, bir olgu olan “insan” varlığını açıklama çabası ya da yöntemi olarak anlaşılmalıdır. Onun için, insanın düşünme eyleminden biri olan felsefe, kendi bağlamı içerisinde, bir önerme olarak kavradığı soyut ve genel “insan” varlığını çeşitli yönleriyle ele almak zorunluluğu duymuştur. Böylece, siyaset, ahlak, hukuk, din felsefesi alanlarını belirlemiştir. Bu bakımdan felsefe tarihinde bu alanlarla ilgili birçok öğreti, sistem, görüş, açıklama ve “ideoloji” söz konusudur.
Bu genel çerçeve, şu şekilde bir değerlendirmeye de sevk etmemelidir bizi. O da şu: Din, insan olgusunu, salt insanın düşünme eylemi temelinde tanımlar ve kavrar. Böyle bir yaklaşım, din olgusunu yanlış düzlemde ele almak demektir. Çünkü öncelikle din, insanı muhatap ya da özne olarak alır. Ancak, insanı, kendi sistemi bütünlüğünün öngördüğü şekilde tanımlamak, kavramak ve açıklamak için temel birtakım ilkeler ortaya koyar. Sözgelimi Hıristiyanlıkta insan, “ilk günah”ın öznesi ve faili olması dolayısıyla “düşkün” ya da “kovulmuş” bir varlık biçiminde tanımlanmıştır. Buna karşılık, İslamiyet, insanı yeryüzünün “halifesi” olarak yüce bir değerin taşıyıcısı olarak nitelendirmiştir. Bu temel tanım ilkesi ortaya konulmakla birlikte, onun bir varlık olarak, bu ilkeyi zedeleyici tarzda davranabileceğini, dolayısıyla varlık nedenine aykırı niteliklerle tezahür edebileceğini göz önünde tutmuştur.
Bilim bakımından insan, her bilimin alan ve inceleme konusunun belirlenmesini gerçekleştiren yöntemler bağlamında ele alınır. Onun için insan bilimin konusu haline getirilirken, maddi ve manevi ayrımına tabi tutularak incelenmek durumundadır. Fizyoloji, biyoloji, bir yönüyle tıp onun maddi varlığıyla ilgiliyken, kültür veya manevi ya da beşeri bilimler denilen bilimler, genel olarak insana manevi varlığı yönünden yaklaşırlar. Daha iyi anlaşılması için, bilim/ler, insanı olgu olarak kabul ederek bunu daha belirginleştirme bakımından “birey”-varlık düzlemine yerleştirirler. Ancak, özellikle kültür bilimleri içerisinde siyaset, iktisat ve hukuk, soyut ve genel insanı, arkatasarı (plan)da saklı tutarak, birey-varlıktan hareket etmek durumundadır. Gerçi uzun süre, insan kavramının, kendiliğinde “birey”-varlığı içkin olduğu düşüncesiyle, ayrım gereği duymamıştır. Nitekim hukuk, aynı zamanda siyaset alanında gerçekleştirilen birtakım düzenlemelerde “insan” kavramı esas alınmıştır. Hukuk bakımından, gerçekte hukuki bir disiplin sayılıp sayılamayacağı konusunda tam bir uzlaşma sağlanamamış görünen “Anayasa Hukuku”, XVIII. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmasına karşılık, günümüze kadar artan ölçüde hızlı bir yaygınlık kazanacaktır. Fakat soyut insan anlayışından, birey olarak insan kavrayışına geçmede hâlâ tereddütler içerisinde olduğu da bir olgudur. Aynı durum, siyaset, devlet, iktidar olgularını kavrama bakımından da söz konusudur. Özellikle devlet üzerinden iktidarı, soyut bir olgu olarak çıkış noktası aldığı takdirde, Anayasa Hukuku, bizzat hukukun mahiyet ve amacına aykırı kullanılacak bir araç işlevi üstleneceği için, hukukun asli öznesi olan birey olarak insanı da unutmak durumunda kalacaktır.