Bitmeyen, solmayan bir umudu taşıyandır mü’min. Ne olursa olsun yarınlara umutla bakabilendir. Ne kadar kararmış olursa olsun gökyüzü, ne kadar bataklığa dönüşmüş olursa olsun tarlalar ve ne kadar çirkinleşmiş olursa olsun insanlar yine de yüzlere gülümseyebilendir...
Kaypakların bıyık altından güldüğü, bel altı cümlelerle eleştiri yağmuruna tuttuğu, çok bilmiş bir edayla, “Biz zaten böyle olacağını biliyorduk” pozları verdiği, onlara göre kaybettiğimiz her seçimin ardından, “İnsanların yarısı Milli Görüşlüdür, yarısı da Milli Görüşlü olmaya adaydır” diyebilecek kadar umut dolu olmaktır... Engin denizler gibi şefkat deryasında yüzendir mü’min. Taif’te sadece, “Allah’a ortak koşmayı bırakın” dediği için taşlanan, büyük, küçük taşlarla saldırıya uğrayan, yüzü gözü kan içinde kalıp arkadaşı ile birlikte kendini hurma ağacı altına can havliyle atan Resulün, yüzü, gözü, kafası, eli, kolu ama en çok da yüreği kanarken, “İste, bunları yerle bir edelim” diyen Cebrail’e, yaralanmış, kırılmış kalbine rağmen kıyamayacak ve “Onlar bilmiyorlar” diyecek kadar şefkat dolu olmaktır... Şimdi, “Sizden önceki kavimlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden...” ayeti kulaklarımızı çınlatırken, sanki Taif’i yaşıyor gibiyiz. En zararsız, en sakin, en duygusal insanlar olmamıza rağmen, şu ana kadar tek bir hainle, tek bir zalimle işbirliğimiz, gönül dostluğumuz kurulmamış olmasına rağmen, hiçbir ideolojik savaşta, hiçbir kavgada taraf olmamış ve hep arayı bulma derdine düşmüş olmamıza rağmen, yalnızca İslam düşmanlarına düşman olmuş, ne kadar fikir ayrılığımız olsa da din kardeşlerimizi sırtından vurmamış olmamıza rağmen, adımıza takılmayan lakap, yemediğimiz yafta kalmadı. Vatan haini olduk, şer ittifakı kurduk, terörist olduk, zamanında altınları çuvallarla götürdük, HDP’li olduk, Esadçı olduk, vatanı milleti sırtından vurduk, Erbakan Hocanın kemiklerini sızlattık ve daha neler neler... Elbette yüzünden düşen bir damla kana canımızı vereceğimiz Efendimizin çilelerini çekmedik hiç birimiz. Elbette O’nun kadar incitilmedik, O’nun kadar yerilmedik, yıpratılmadık. Ama bu oluşturulan karalamaların, fiziki veya sosyal olarak yapılan saldırıların, yürütülen propogandaların da bize Taif’i hatırlattığını, Taif’in taşlarını gözümüzün önüne getirdiğini ve o taşlar gibi bizi kırıp incittiğini söyleyebiliriz. Evet inciniyoruz. En yakınımızdaki insanların dahi her an bizi vurmak için fırsat kollaması incitiyor bizi. Kendi ev halkımızdan, sanki vatanı haine peşkeş çekmiş gibi muamele görmek üzüyor bizi. En verimli, artık hasat kaldıracağımız zamanlarda, adeta ağaçlarımızın kökünü yerinden sökerek, ekinlerimizi tarumar ederek gidenlere bile takınmadığımız tavra, bizim her an muhatap ediliyor olmamız yıpratıyor bizi. “Bizim makam mevki derdimiz yok. Öyle olsa idi çoktan gömleğimizi değiştirmiştik. Tek derdimiz vatanımız ve milletimizin bekası” dediğimiz ve kıt imkanlarla yıllardır uyarmaya devam ettiğimiz halde bizi taşlayan ve sonra da incinmişliğimizle alay eden, kırılmışlığımızı dalgaya alanlar, gün be gün daha da çok yaralıyor bizi. Kendimizi anlatamamamız, anlatmamıza dahi izin verilmemesi, eleştiriden daha çok kanatıyor yüreğimizi. Çirkefliğiyle nam salmışların yumrukları değil de nezaketiyle tanıdıklarımızın imalı bakışları yıkıyor bizi... Ama bilmiyorlar. Bilselerdi yapmazlardı elbette. Bilselerdi vurmazlardı bize. Bilselerdi her daim ve biz her ne yaparsak yapalım taşların hedefine koymazlardı bizi. Bilselerdi bu denli gaddar olmazlardı. Bilselerdi yüreğimizi paramparça etmezlerdi. Bilselerdi incitmezlerdi bizi. Mutlaka bizim de hatalarımızın bulunduğunu ama kuru kuruya siyaset yapmadığımızı, tek derdimizin ümmet olduğunu bilselerdi çok farklı olurdu her şey. Hocamızın Refah zamanı için “Tırnaklarımızla söke söke aldık” dediği desteği verselerdi bize, Siyonizm’e rağmen, satılmış medyaya rağmen, “Yaptılar, yine yaparlar” deselerdi eğer, bambaşka olurdu her şey. Ama bilmiyorlar. Bilmedikleri için “Ağır sanayi, denk bütçe, havuz sistemi” diyen dehayı, “İslam Birliği, İslam parası” diyen dertli lideri, “Bana ne Amerika’dan!” diyen cesur yüreği taşlayarak başladıkları taşlama işine hala devam ediyorlar. Uyuyorlar, uyutuluyorlar. Kralcı olmuşlar. Kralın kurallarıyla donanmışlar. O yüzden bizim uyanık olmamızı hazmedemiyor, o yüzden “Kral çıplak” deyişimizi duymamak için kulaklarını tıkıyorlar.
“Ülke uçuruma gidiyor” dedigimiz zaman “Herkesin elinde akıllı telefon var” diyorlar. “Ahlak ve maneviyat kalmadı” dediğimiz zaman “Başörtüsüyle okula girebiliyoruz” diyorlar. Tek bir kareyi gördükleri için de bizim resmin bütününü görmemizi, küçük değil büyük düşünmemizi anlamıyor, alay ediyorlar. Ama bilmiyorlar. Bilmediklerini de bilmiyorlar. “Bir gün beni anladığınızda dövecek diziniz de kalmayacak” diyen lideri, tekerlekli sandalyesinde oy devşirmeye çalışan bir siyasetçi gibi gören insanların, o büyük mücadeleci hayatı okuyamayan ve hayatlarının en büyük kaybını yaşayan insanların, bizi de anlamamasını, anlamaya çalışmamasını yadırgamıyoruz elbette. Çünkü biz dava sahibi insanlarız. Çünkü biz dert sahibi insanlarız. Ve ne olursa olsun derdimizi dermanımız bilmeye, derdimizi göğsümüzde büyütmeye devam edeceğiz. Biliyoruz ki bir gün mutlaka anlaşılacak sözümüz. Biliyoruz ki bir gün nehirler, setleri kırıp kavuşacak denizlere. Biliyoruz ki yıllar, belki asırlar sonra bile olsa “Haklılarmış” denecek ardımızdan. Tıpkı “Erbakan haklıymış” sözünü dillerine pelesenk ettikleri gibi. Hem de korkak cümlelerle değil, haykırarak söylenecek. Biz göremesek de şahit olacak dağlar, taşlar, ırmaklar...