Televizyon programcılığında başarının ölçütü nedir Seyredilmek mi Reyting mi Sosyal medyada daha çok yer almak mı Konuşulmak mı Herkesin ağzına pelesenk olacak nitelikte konular üretebilme becerisi mi Bizce, bunların hiç birisi bir televizyoncunun, programcının, program üreticisinin önüne koyarak değerlendirmesi gereken şeyler olmamalıdır. Reyting, reklam verenlerin verisidir… Elbette, her program ortaya konulurken, “izlenmek, reyting listelerinde” yer almak için belli bir hedef çıtasını aşmayı kendisine ilke edinmelidir. Ama, hiçbir zaman “toplumsal faydanın”, hakkın, hukukun ve adaletin, güzelliğin ön plana çıkaracağı vizyon es geçilmemelidir. Televizyonlar, gazeteler “Biz bunu ortaya koyuyoruz, bunlardan başka bir şey seyredemezsiniz. Sizin talepleriniz, toplumsal fayda önemli değildir” felsefesiyle yayınlarını biçimleyemezler. Eninde sonunda yaptıkları yayının, kamusal hizmet bağlamında önemli bir değeri vardır. Toplumu yönlendirmek, biçimlemek, iyiye veya kötüye yöneltmek gibi bir misyonları vardır. Geçtiğimiz günlerde bir reklamda izledim… Kıraathane okuması için üretilen gazetelerden birisinin reklamı… Sloganı şu: “:Bildiğini okutan gazete”… Hani, halk arasında “Bildiğini okuyan adam” şeklinde bir deyim vardır… O deyime gönderme yapmışlar ve “Bildiğini okutan gazete” yapmışlar. Bilgi, kavram olarak her şeyi kuşatan, dönüştüren, değiştiren bir kelime… Bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında zerre bile etmiyor. Bir filozofun güzel bir sözü vardı: “Bildiğim tek şey, o da hiçbir şey bilmediğimdir”… Felsefe yapacak değiliz… Ama, toplumsal fayda için yayın yapan bir gazete, bir yayın organı, “Ben bildiğimi okuturum” deme hakkına sahip değildir. Herkes bildiğini okutmaya çalışırsa, toplumda kaos çıkar… Senin bildiklerin, başkası için yanlış, belki okuyucu için de yanlış olabilir… Televizyonların, gazetelerin “Bildiklerini” değil, sadece gerçekleri ortaya koyma lüksü vardır. Yorum, elbette olacak, ama zihinleri dönüştürmek, biçim vermek, bir yerlere angaje etmek, rıza üretmek, birilerine yalakalık yapacak nitelikte ön kabuller oluşturmak için değil…
Öncelikle şunun altını çizelim: Medyanın ruhunda muhalefet olmalıdır. Gerçekleri bulmak, yanlışları ayıklamak, doğru olanı göstermek medyanın temel misyonu olmalıdır… Medya, toplumsal travmalar oluşturmak, fay hatları döşemek, zihinlerde ayrımcılık yapmak, insanları kamplara ayırarak bir yerlere kanalize etmek için çaba göstermez. Her zaman doğrudan, güzelden, haktan, adaletten yana taraf olur… Hakkı savunur… Birilerinin dediği gibi, “Tarafsız yayın yapmak” gibi bir misyon medyanın işi olamaz. Çünkü, bi taraf olan, bertaraf olur… Bugün kendisini merkez medya olarak tarif eden medya gruplarının, geçmişteki karnelerine baktığınızda, hep kırıklarla dolu olduğunu görürsünüz. Zira, bu medya grupları, her dönemde güçlünün yanında saf tutmuşlar, militarist iradenin borazanı olmayı, bürokrasinin ayakçılığını “medyacılık, laiklik, çağdaşlık” kavramlarının arkasına sığınarak topluma yedirmeye çalışmışlardır.
Bugün de durum farklı değildir… Bu medyanın temsil ettiği anlayış, özür dileme geleneğinden bile yoksundur. İnsanları dönüştürmek için yaptıkları türlü manevralar, madrabazlıklar ve yalanlar üzerine kurguladıkları yayın politikalarıyla topluma yaptıkları “zulüm” için hiçbir dönemde kalkıp aynaya bakma gereğini bile hissetmezler.
Her şeyi onlar bilirler… Bildiklerini okuturlar… Daha doğrusu bildiklerini okurlar…