Eski gravürlere bakıyorum. Başörtüsünün bu ülkede uğradığı hakarete bir kez daha katlanabilmem için.

Değil başkasının inancına; manzarasına, havasına, toprağına, suyuna saygılı insanların yaşadığı dönemleri özlüyorum.

Yozlaşan, çürüyen, kaybolan tüm değerler gibi; insan olma estetiği de yitirilmiş.

Saygılı evler vardı; kimsenin manzarasını engellememek için taraçaları, tepeleri, terasları; yükselen bir taç gibi zarif dantel mimarilerle süslediler.

Ahşaba ahlaksız teklifin betondan geldiği asırda mı değişti insanlar.

Böyle betonlaşabildiler.

Birbirlerinin özellerine, kutsallarına, değerlerine saygısızlaşabildiler.

Bebekliğimde dikilmiş, benimle birlikte büyümüş ağaçlarla konuştum, başörtüsünün bir kez daha hakarete uğradığı o gün. 

Telefonlarımı kapattım.

Annemin yaşıtı, yaşlı dut ağacı bile hüzünlendi.

Artık yıkıldı yıkılacak.

Mahallemizin kalmayan bahçeli evlerinden biri babamın evi, komşuların biraz da kaçık ihtiyar gözü ile baktıkları.

"Bak bizler evi müteahhide verdik; çıktık beşer kat, onar daire. Aylık her birinden bir milyar kira. Sen şu köhne evinde emekli maaşınla sürünürken bizlerin bir eli yağda bir eli balda iken".

Sırf o yaşlı karadut ağacının trilyonlar ettiğini düşündüğüm için, onlara göre bir deli de benim.

Senede belki birkaç gün, meyvesinden toplamaya hiç vakit bulamadığımız ama yeşil yaprakları arasında gülümseyen zenci yüzlerini bir tablo gibi seyretmeye doyamadığım yaşlı dut ağacımın gölgesinden kimler geldi kimler geçti.

Ne dedem kaldı, ne annem, ne ablam.

Bir dalının bile kesilmesi beni ne kadar üzecek bu ağacın, çocukluğumun geçtiği iki katlı bahçeli evimin yerinde yüz dairelik de olsa, para basan bir ticari apartman istemiyorum.

Tıpkı başımın örtüsünü çekip almak isteyenlere de aynı şeyi yapmıştım.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ne başvuran örtülü kadınlarımızın gerekçeleri arasında mal mülk sahibi olamadıkları yazıyordu.

Evet, diğer insanların anlamakta çok zorluk çekecekleri bir olgu.

Üniversiteyi bitirdiğimde çevremdeki insanlar, "ne şimdi başını açıp çalışmayacak mısın onca okudun, diplomandan para kazanmayacak mısın" demişlerdi.

Onlar şaşmıştı.

Ama biz örtülüler, mülk edinme imkânını elimizin tersi ile itmiştik.

Peruk ile çalışan mağdur insanlar; ne acılar çekmekte, ruh sağlıkları nasıl bozulmakta, kimse bunlarla alakadar olmamakta.

Şimdi mavi tenli bir bahardan sonra.

Deniz saçlı yaz.

Ama menekşe kokulu tepelerimiz yok.

Mahalle aralarında duran sadaka taşlarımız nasıl kaldırıldı ise.

Varlıklıların içine para koyup, yoksulların gece gidip, ihtiyacı kadar alıp durumu düzelince yerine koyduğu o günlerden sonra.

Gravürlere, İstanbul estetiğine, zarif feraceleri ile bir kültürü kozalayan insanlara bir kez daha bakıyorum.

Betonun ahşaba ahlaksız teklifi gibi ortalık.

Tıpkı cumbalarını, kafeslerini, şahnişlerini kaybeden evlerimiz gibi ne kadar yavanlaştı, yozlaştı insanımız.

Ne sadaka taşları bıraktılar.

Ne kokulu çavuş üzümleri artık yetişmekte.

Yaşlı dut ağacı bile çok gelmekte mahallelere.

Geçmişin soylu musîkisini duyduğumuz örtüleri boğmak isteyen bu cinnet; dileriz tez günde şifa bulur.

Toplum daha fazla acı çekmez.