Beyşehir de bulunduğum günlerde beni en çok mutlu eden

mekân Eşrefoğlu Süleyman Bey Camii idi. Bu ahşap camiyi her ziyaretimde

saatlerce izlememe karşın, yeni bir detayını keşfediyordum.

İlle de abidevi firuze çini mihrabı.

Bu dost yürekli mihrap insanlarla arkadaşlık, yoldaşlık

edecek kadar uhrevi bir şahika idi. Cennetten bir köşe olan bu cami,

masallardaki hayal şehrin aşk sarayı kadar cezbedici idi. Büyüleyici

güzellikteki ahşap direkleri, tutkalsız ahşap minberi, kar kuyusu, hünkâr

mahfili, abidevi taç kapısını ne kadar seyredeyim ki usanayım. Saray caminin

altındaki mezar sessizliğindeki çilehane. Beg de olsalar, Rahman ın aşkı ile

çilehaneye kapanıp 40 gün kaldıkları, 40 zeytinle başlayıp 40. gün bir zeytinle

iktifa ettikleri, böylelikle nefsin terbiye edilip,  ruhun inkişaf ettiği yer.

Hele camiye bir pencere açmış türbesinde yatan Süleyman

Bey, eşi ve oğlu; sonsuza kadar mutluluk fotoğrafı vererek yeşil sandukalarında

aşk yemini etmişcesine insanlara huzur dağıtmaktadırlar. Sanki o türbede bey ve

eşi hâlâ canlı, sizi izlemekte, el ele göz göze oturmakta, aşklarının

yankılandığı firuze mihraba bakmaktadırlar. Sanki ziyaretçilerin dağılmasını

beklemektedirler, caminin içine geçip Rahmana serenadlarını sunmak için.

Beyşehir in Tac Mahal idir o türbe aynı zamanda. Onların

aşkı gökyüzünde damıtılmakta, gölün sularına yansımakta, bütün Bey şehrine

dağıtılmakta ve şehri aşk rengine bürümekte. Bu yüzden insanları sakin,

gençleri terbiyeli, çocukları özgüvenlidir. Beyin kaliteli kültürü, herkesin

genlerine nakşedilmektedir.

İlk yerleşim yeri olan Eşrefoğlu Camii ve çevresi,

İçerişehir diye anılmakta.

Taş Medrese, Demirli Mescidi, Bedesten, Hamam, Türbe ile

bir külliye şeklinde tasarlanmıştır. Cami altındaki tünel, kale kapısına

götürmekte, tünellerden biri eski bir eve de çıkmaktadır. Eşrefoğlu Camii ve

Külliyesini, caminin imamı İsmail Efe nitelikli bir araştırmayla ve

fotoğraflarla kitaplaştırarak çok güzel bir hizmet yapmış.

İçerişehir i her gezdiğimde buranın bir romanını yazma

düşüncesi o kadar çok ruhumu ele geçirmekte ki, son gittiğimde bu romanın

büyüsüne iyice kapılıyorum.

Alt katında antikacılık yapan üst katta yaşlı annelerinin

oturduğu Ceylan ailesinin Selçuk mimarili eski evini baz alıp etrafta beyin

sarayı olmadığına göre mutlaka evi burası olmalı diye tahayyül ediyorum. Cami

müezzini Fehmi Yıldırım bize caminin sırlarını aktarırken, buranın romanını

yazmak isterim dedim. Fehmi Bey, o roman yazıldı dedi, kim dediğimde Fatih

Babaoğlu ve Hüseyin Muşmal ın Beğ diye bir roman yazdığını aktardı, nerede

bulunabileceğini tarif etti. Ertesi gün Konya dan İstanbul a uçacağız, Konya

Beyşehrine bir buçuk saat uzaklıkta ama önce bu romanı almam lazım; Fatih

Kitabevi ne gittik, kapalı, kapıdaki nottaki telefonu aradık, sabahın köründe

ulaştığımız yazar Fatih Babaoğlu nu bir saat bekledik, nihayet geldi dükkânı

açtı kitabı aldık. Hemen okumaya başladım, İstanbul a döndüğümüzün ertesi günü,

iki genç kalemin kitabını bitirmiştim. Ve çok başarılı buldum. Açıkçası o

kitabı ben yazmak isterdim, bu vesileyle genç yazarları kutluyorum. Hüseyin

Muşmal şu anda Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünde akdemiysen olarak

çalışmakta. Fatih Babaoğlu ise Beyşehir de bir kitabevi açmış, bunun yanı sıra

çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yazmakta ve başka kitap projeleri

olduğunun müjdesini verdi. Tarihi romanları çekici kılmak için aşırı müstehcen

sahneler koyan yazarların aksine duru bir üslupla, tarihi bilgilerle romanı

kurgulayan, Beyin şanına yakışan bir eser ortaya çıkaran yazar kardeşlerimi

tekrar tebrik ediyor ve Allah ın huzurunda köle, köleler içinde bir Beğ

romanını okuyucularıma tavsiye ediyorum.