Günümüz dünyası güç ve menfaate dayalı bir sistemin ürünüdür. Siyaset, ekonomi, sosyal hayat ve dış politika gibi toplumların hayatına yön veren kavramlar bu sistemin içerisinde şekillenmektedir. Maalesef Müslüman toplumların yöneticileri güce ve menfaate dayalı bu sistemin karşısında durabilecek iradeyi gösterememektedirler. Bunun birçok nedeni vardır. Ama en önemlisi idarecilerin takındığı tavırdır.
***
Bazıları için batılılaşma, batı gibi hareket etme, bir erdemin gereği olduğu için böyle bir karşı duruşu benimsememektedir. Diğerleri ise ya ülkelerinde karşı duruşu gerçekleştirebilecek potansiyeli görememekte ya da o iradeye sahip yönetim tarzı için mücadeleyi göze alamamaktadırlar. Her iki durumda da öz güven eksikliğini sezebiliyoruz.
***
Kurulu bu ifsat düzeninin devam etmesi mümkün değildir. Ancak bu düzenin değişmesi için Müslümanların devlet bazında yeni bir dünya kurmaya dönük iradelerinin olması gerekir. Türkiye Devleti’nin tarihi sayfalarında bin yıllık bir dönemde İslam’ın sancaktarlığını üstlenme noktasında derin tecrübe ve birikimi vardır.
***
Bu yüzden dünyaya yeniden nizam verme iradesi Türkiye Devleti’nin tarihinden taşmaktadır. Bu gerçekten hareketle dış politik tercihimizi belirlerken bu büyük sorumluluk ve şuuru her zaman gündemde tutmamız gerekecektir. Bunu bir ulusa mensubiyetimizin gereği olarak değil, bir imkân arayışı olarak ifade ettiğimizin bilinmesi gerekir.
***
Tek başına Türkiye’nin böyle bir iradeye sahip olması yeterli değildir. Bunun için Müslüman ülkeler çekirdeğinde farklı birlikteliklerle hareket etmek mecburiyetindedir. Bu birlikteliğin verdiği güç ve motivasyonla batının tahakkümüne bütünüyle durma şansını yakalayabiliriz. Onun için Müslüman idarecilerin etnik ve mezhepsel farklılıkları, ulus odaklı dış politik tercihleri bir kenara bırakarak siyaseten ortak tavır alabilme kabiliyetini geliştirmelidir. Tüm mazlum coğrafyayı batının esaretinden kurtarmak ancak bu ortak tavrı alabilenlerin iradesi ve çalışması sayesinde olacaktır.
***
Bu sisteme karşı duruş sadece batılı kurum ve devletlere meydan okuyarak olabilecek bir durum değildir. Karşı duruşu bütünüyle batının üzerimize boca ettiği kültüre karşı gerçekleştirmemiz gerekecektir. Yoksa BM’ye, AB’ye, NATO’ya girip girmemek ya da batılı devletlere kafa tutmak tek başına bir meydan okuyuş değildir. Hele hele bu karşı duruş kürsülerden nutuk şeklinde yapılıyorsa, bunun batıya meydan okuma noktasında hiçbir karşılığı yoktur.
***
Zaten temel sorunumuz da ülkemizin iki yüzyıllık batıya dönük istikametidir. Batılılaşma çabaları Osmanlı’nın son döneminden Türkiye Cumhuriyetine devredilen bir mirastır. Osmanlı için batılılaşma bir kurtuluş ideolojisi iken Cumhuriyetle birlikte kuruluş ideolojisine dönüşmüştür. Bu istikamet yeni bir dünya kurma iradesi ile bağdaşmamaktadır. O yüzden Türkiye’nin kendine bir yol belirlemesi gerekecektir. Bunun için Türkiye’nin yaklaşık iki yüz yıldır giydiği deli gömleğinden yani batılılaşma sevdasından, yüz yıllık batı uygarlığına dâhil olma arzusundan vazgeçmelidir.