Genel olarak, siyasî tarihimizdeki üç darbe (27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül) nin görünür nedeninin "siyasî" niteliğinin ağır bastığı söylenebilir. 27 Mayıs ihtilâli, belki, bu nitelemeye uygunluğu bakımından, diğerlerinden ayrılabilirse de, tam "siyasî" nitelikte olduğu tartışmaya açıktır. Nitekim aradan yaklaşık elli yıl geçmiş olmakla birlikte, üzerinde sürdürülen tartışmalar, biraz da, 27Mayıs ın bu niteliğinin açık seçik belirlenmemesiyle ilgilidir.

"Siyasî" derken, bir olgudan sözettiğimizi ve bunun toplumun ve devletin varlık ve bütünlüğü bakımından adeta "sine qua non (olmazsa olmaz şart) anlamı içerdiğini düşünüyoruz. Siyasî olgudan kaynaklanan uygulamalar, tutum, yaklaşım ve görüşler, her ne kadar bu olguyu yansıtır gibi gözükseler de, mahiyet olarak özdeş bir anlam taşıdıkları her zaman ileri sürülemez. Öyle kabul edilseydi, devlet ile belli şartlar gereği belli dönemlerde kabul edilmiş bulunan siyasî rejimi ya da siyasî sistemi özdeş saymak kaçınılmaz, hatta zorunlu hale gelirdi. Oysa belli bir devlet, mesela Fransa veya Rusya 89 ve 17 Devrimleriyle Fransız ya da Rusya devletini inşa etmemişler, tersine varolan bir devletin siyasî rejimini değiştirmişlerdir. Doğal olarak siyasî rejimin değişimi devletin bir takım ilkelerini, normlarını, kurumlarını yeniden tanımlama, işlevlerini yeniden belirleme sonucunu da getirebilir. Hatta devlet önceki özünü yeniden oluşturma ve dönüştürmeye de yönelebilir. Tanzimat, daha doğrusu 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayun u ile 1920 Meclis Hükûmetiyle başlayıp 1923 devrimleri ve 1924 Anayasasıyla bir bakıma belirginleşen süreçte Türk devleti böyle bir değişim ya da dönüştürmeyi tercih etmiştir. Böyle değişim ya da dönüştürmeyi tercih edebilmek için her şeyden önce muhkem, meşru (hukuki), yerleşmiş ve gelişmeye açık bir devlet bilincinin, dolayısıyla olgun bir siyasî kavrayışın bulunması gerekmektedir. Bu yönüyle Türk devlet bilinci ve geleneği, Fransa dan da, Rusya dan da farklılık göstermiştir. 89 Devrimi nden sonra Fransa 1960 lı yıllara kadar "cumhuriyet" özünü içeren devlet ile bunun siyasî rejiminin uygunluğunu sağlama mücadelesine sahne olmuştur. Rusya nın da koşut bir süreci hâlâ yaşamakta olduğu söylenebilir.

İdeolojik kılıf...

Demek oluyor ki, üç darbenin yapılış nedenleri siyasî olguya tam bir uygunluk göstermede yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen üç darbenin yöneldiği sonuçlar siyasî olguyu hedefler bir niyetin varlığını çağrıştırmaktadır. Çelişki ya da sorun oluşturma da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bir başka söyleyişle, üç darbenin nedeni siyasî olguyla bağlantılı bir görünüm imasına geçerlik tanımakla birlikte, gerçekte iktidar ile ilgili istek ve beklentilerin tezahüründen öte bir anlam taşımamaktadırlar. İktidarın ele geçirilişi, kullanımı ve doğuracağı sonuçlar siyasî olgunun cevaz vermesiyle doğrudan ilişkilidir. Siyasî olgu, mesela kendini hukuki biçimde ifade etmeye yöneldiğinde başta temel norm (devletin benimseyip dayandığı ilke) anayasa olmak üzere yasalar şeklinde, dolayısıyla kurumlar olarak dışlaştırır. İktidarın varlığı, el değiştirme ve kullanımı bu sınırlar içinde meşruiyete uygunluk gösterir. Siyasi olguyu bertaraf eden, onu iktidarın hükmüne râm eden her hareket, davranış, tavır alış meşruiyet sınırının dışına iter. Bu bağlamda üç darbe, iktidar odaklı olmaları dolayısıyla siyasî olgu ölçüsünde meşruiyet bakımından malüllük içerirler. 27 Mayıs iktidar kullanımını siyasî olgunun, yani devletin adeta yeniden inşaasına hasrettiği için sınırı belirsizleştirmiş, Anayasa ve yasa düzenlemeleri kendi içinde belli bir tutarlılık göstermiş olsa bile, meşruiyet bakımından malüllükle kuşatılmaktan bir türlü kurtulamamıştır. Sonuçta iktidarın kullanımı, demokrasi, seçim, siyasî partiler vb. bulunmasına rağmen, totaliter bir niteliğe hızla kaymıştır. 12 Mart buna bir tepki olarak oluşurken, siyasî iktiarın uygulamasını kendi çıkışına gerekçe oluşturmuştur. Nitekim, ordu içinde, bürokrasi ve toplum katlarında "cunta"ların revaç bulup yaygınlaşması üzerinde durulacak önemli bir konudur. O dönemde güya düşünce alanında çarpışır gözüken "sağ", "sol" grublaşması aslında "ideolojik" kılıflı veya kisveli bir iktidarı ele geçirme mücadelesiydi. Ama ne pahasına olursa olsun!

Üç darbenin üçüncüsü, yani 12 Eylül, gerekçe maksadıyla ileri sürdüğü "anarşi"yle birlike, hâlâ karanlıkta kalan nedenlere dayanılarak gerçekleşti. Vitrindeki asker görevlilerin, devletin ve toplumun kurumu olan orduyu temsil edip etmedikleri tartışmaya açıktır. Mesela "anarşi" vardı, ama sıkıyönetim, olağanüstü hal yönetimi de vardı. Ona rağmen toplumsal güvensizlik, kargaşa, ekonomik çöküntü, toplumsal yılgınlık 12 Eylül e kadar sürdü, deyim yerindeyse 13 Eylül den itibaren bütün bunlar, kıyı kumundan dalganın çekilişi gibi çekildi ve bitti. Arkasından 24 Ocak Kararları, yani Liberal ekonomi olarak takdim edilen, gerçekte belli bir azınlığın çıkarına hizmeti amaçlayan "vahşi kapitalizm" uygulamasına geçmek mümkün olabildi. Sözgelimi çıkarı gözetilen ve palazlandırılan elit sermaye, devleti sarmalına alarak örgütlenirken, emek zaman içinde kıskaca alındı. Sendikaların alanı daraltılmakla kalınmadı, emek, yani çalışanların gayri safi milli hasıladan aldığı pay giderek düşürüldü. İşsizleştirme adeta devletin ekonomi politikasının ayrılmaz unsuruna dönüştürüldü. Sanal bir görüş olan küreselleşme ( 80 li yıllarda Yeni Dünya Düzeni) nin üfürüğüyle, dişinden tırnağından artırarak kurulan sanayi kuruluşları, "özelleştirme" efsunuyla, çoğunluğu itibariyle, satılarak üretimden alıkonuldu. Ama borçlanma (iç ve dış sermaye, daha doğrusu rantiyeci paranın sömürüsü) devam etti, ediyor. Üretim dizginlenirken, toplum alabildiğine tüketime heveslendirildi ve yönlendirildi.

Öte yandan siyasi olgu, yerleştirilmeye çalışılan bu ekonomik yapının işleyişine payanda olabilecek bir niteliğe büründürüldü. Klasik demokrasinin çoğunluk iradesine dayalı işleyişi, en azından 60 lı yıllardan beri çoğulculuk temelinde geliştirilmeye çalışıldığı bir dünyada, Türkiye de örtülü ve total bir "iki buçuk parti"ye dayalı hale getirilmeye çalışıldı. Oysa çoğulcu demokraside toplumun geniş kesimlerinin iradesini siyasi alana yansıtmak maksadıyla koalisyon hükûmetlerinin işbaşına geçmesi, toplumsal akışkanlığın, dolayısıyla hoşgörüyü özümleyecek bir demokrasi kültürünün oluşumu bakımından adeta yaşanılması gerekli bir deyim ve süreçtir. Bütün bunlar atıl denebilecek bir siyasi istikrar bahanesiyle yaftalandı, lânetlendi. Sözgelimi 73 te CHP-MSP koalisyonu, 90 lı yıllarda Demirel in başında bulunduğu DYPile İnönü nün başında bulunduğu SHP nin ortak hükümet kurmaları, çoğulcu demokrasinin ihtiyaç duyduğu hoşgörü kültürünün içselleştirilmesinde önemli örneklerdir. Keza Ecevit in 3 Kasım 2002 yılı genel seçimine kadar iktidarda kalan üçlü koalisyonda, birbirine tam karşıt siyasî partiler (DSP ile MHP) in hükûmet protokolü çerçevesinde çalışmaları demokrasi kazanımı açısından yabana atılamaz. Daha önce 96- 97 arasında Refah-Yol koalisyonu da böyle bir kazanım sağlamıştı zaten.

Toplumun üç darbe karşısında siyasî olguyu ve devlet bilincini korumada ve geliştirmede ısrarlı olduğunu söyleyebiliriz. Bu meselenin bir yüzü. Fakat diğer yüzüne de bakmak gerekir. Ne var ki bu yüzü siyasî olgunun sınırlarını aştığı için ve darbeler, ileri sürülen nedenleri sadece göreceli gerekçeler olarak kullandığı için, birbirleriyle ilintisiz gibi gözüken olayları dikkate almak kaçınılmaz hale geliyor. Ama burada sağlıklı düşünmeyi ve yargıda bulunmayı gölgeleyen bir durum, özellikle son onlu yıllarda ortaya sürülüveriyor: "Komplo teorileri!"

Bununla birlikte "komplo teorileri" deyim ve söyleminin dayandığı anlatım, bir başka açıdan darbelerin şifresini çözmede anahtar işlevini görecek ipucunu da verir bir niteliğe sahip gibi görünüyor.

"Post-modern" moda deyiminin esinlendirmesiyle 28 Şubat hareketi üzerinde durulabilir. Kişisel değerlendirmemi önceden söylemem gerekirse, 28 Şubat hareketi bir "Başıbozuk hareket"tir.Bu bir önyargı değil, yazının tedai ettirici yaklaşımı çerçevesinde çözümleyici bir yaklaşımın değerlendirme sonucudur. "Başıbozuk hareket" nitelendirmesi, düşünce tarihinde, kabul ve reddi bir tarafa, "modern" ve "post-modern" karşıtlığının yansımasıdır. "Post-modernizm", "modernizm"in belirgin niteliği olana karşı geliştirilmek istenen, onun yerini ibraz etmeyi amaçlayan bir çıkış olarak kendini tanımladı. Ancak "modernizmin dayandığı ilkeye karşı (meselâ akla) önerdiği (meselâ duygu, tıpkı Romantizm gibi) ilke yeni bir yapının kurulmasına temel oluşturamadı. Aynı şekilde modernizmin ortaya koyduğu (meselâ düzen, bilim vb.) sonuçların yerine ikame olunacak sonuçlara ulaşmada yetersiz kaldı.

Mahiyeti karanlık bir hareket...

Bu bakımdan, düşünce tarihinin bir kavramından esinlenilerek nitelendirilen 28 Şubat, siyasi olgu ve devlet bilincini içerme özelliği düzeyinde tam bir "kara mizah", tam bir "fikirsizlik", sahiblik yönüyle de "orta malı" bir hareket görünümündedir. Yukarda belirttiğimiz anlamda "post-modern darbe" yakıştırmasını kara mizah şeklinde anlamak yerinde olur. Ne var ki bu 28 Şubat hareketinin niyet ve sonuçlarını önemsiz kılmaz.

Bir defa 28 Şubat hareketi, Türk toplumunun, üç darbe dolayısıyla, sezgisel olarak kendi benlik arayışının yolunu karartan talihsiz ve mahiyeti karanlık bir hareket olmuştur. "Köktendinci", "tarikatçı" vb. nitelendirmelerin bir karşılığı ve yeri de sözkonusu edilemez. Fakat bu bazı "cemaat" ya da "köktendinci" yaftası aşikâr edilmiş grup ya da kişilerin, en azından sükûtlu ikrarına dayanmadığı anlamına da gelmez. Sokakta görünen protestocu kalabalıklar, gerçekte iliştirilmiş, kurgulanmış, adeta fotokopi kalabalıklardı. Vitrine çıkartılan figürler, eğer ilke ve erdeme sahip kimseler olsalardı, 28 Şubat tan sonraki daha ağır gelişmelere de tepkide bulunurlardı. Böyle bir şey olmadı.

28 Şubat hareketinin baş rolü orduya yüklenmesine rağmen, kesinkes bu yanıltıcı bir görüntüdür. Ordu içinde bir takım kimseler (bazı generaller) bu rolü çaldılar ve sessizce ordudan ayıklandılar, bir takım imkânlara kavuşturulmuş olmaları çok muhtemeldir. Ama isimleri bile, yaşadıkları sürece, boş bir çağrışım olarak kalacaktır. Kaldı.

Asıl, hareketin güdüleyicisi, bugün varlıkları alabildiğine artmış bulunan medya patronlarıydı. Düşünce bunlara ait değildi, kiracı olarak düşüncenin savunmasına soyundular. Süreçte "İslâmcı" markasını kullananların bazıları da "kiracı" kategorisine dahildi. Nitekim, ortalık yatıştı zehabıyla sözkonusu medya patronlarının televizyon ve gazetelerinde işlevlerini, yeni kombinezon içinde sürdürüyorlar. "Mason ayini"ni allayarak pullayarak takdim edenler, sınıf atlamanın verdiği mayışmışlık içinde ağız dolusu küfürlerini, sonradan görmüşlük şişikliğiyle savuruyorlar. Yarın kapı önüne konulduklarında nasıl bir kapıya yanaşacakları bilinmez.

Öte yandan 28 Şubat, belli evreleri binbir güçlükle geçmiş bir siyasî oluşumu, dış baskılarla alt etmenin yetersiz kaldığı noktada, içte nifak tohumları serpmeyi gerçekletirmiştir. Başarılı olunup olunmadığı henüz kesin değildir. Kuşkusuz bu siyasi oluşum bütün ihtiyaçlara cevap verecek bir kıvamı tutturmamış olabilir. Fakat bastığı ve yöneldiği hedef kuşkudan ariydi. Tarih ve kültürel birikimi harekete geçirmede önemli bir mesafe katettiği de açıktı. Açık olan bir şey de bu siyasî oluşumun "millî" kimliği tevarüs etmiş, en azından tevarüs etme niyetinin saflığıydı. Bu "millî" kimlik temelinde, meselâ D-8 projesi, evrensel bir tezahürü, bir medeniyet kurgulama ve tasavvurunu işaret ediyordu ki, belki de, 28 Şubat ın devreye sokulmasında tahrik edici bir rol oynamıştır.

28 Şubat hareketinin tam bir muhasebesi yapılarak defteri dürülmüş müdür Üç darbenin muhasabesi, etki-tepki karşı koyuşlarıyla, tam olmasa da, belli ölçüde yapılmış sayılabilir. 28 Şubat ın bu anlamda muhasebesi yapılmış gözükmüyor, defterin alacak hanesi boş gözüküyor. Fakat bu yapılmayacağı anlamına da gelmemelidir. Belki, zaman içinde, kendini gizleyebilmiş ya da değiştirdiğini ileri sürmüş, ama 28 Şubat ın bir yerinde pay kapmış gruplar, kişiler, kuruluş veya kurumlar hesabın muhatabı haline gelebilir, kuklacılarını da böyle ifşa edebilirler. Hem de apansız bir şekilde.

Bekleyip görmek gerekiyor.