Amaç ve işlevleri bakımından "balyoz" ve "hukuk" tam bir karşıtlık oluştururlar. Bir defa "balyoz"un varlığı bütünüyle maddidir. Demir ve ağaçtan yapılmıştır. Buna karşılık "hukuk", özü itibariyle soyuttur. Norm ya da kural halinde somutlaştığında, yani dil aracılığıyla ifadeye döküldüğünde bile bu niteliğini sürdürür. Onun için Hukuk Felsefecileri "hukuk idesi", "adalet idesi" deyimini kullanırlar. İdealist ya da maddeci felsefi öğretilerde hukuk, adalet, hak gibi hukuki kavramlara soyut öz yüklemek durumunda kalmışlardır. Özellikle maddeci öğretiler bile hukuku, adaleti, hakkı, bir üst yapı kurumu olarak nitelendirirlerken, mahiyet, amaç ve işlevlerini maddi olarak ifade etmezler, edememişlerdir.

Böyleyken "hukuk" ile "balyoz" arasında anıştırma (analoji) yapılması, öyle anlaşılıyor ki, sonucu, meydana getirdiği etki bakımından bir benzetme yapılıyor. Ancak bunun algılamaya ait bir benzetme olduğu açıktır. "Balyoz", genel bir anlatımla, denetim altına alınmamış, dizginsiz ve orantısız, deyim yerindeyse "kaba gücü" simgeler. Çoğunlukla da olumsuz niteliğiyle "yıkıcılık" "balyoz"un bir bakıma hem amacını hem de işlevini ifade eder. "Hukuk" da, teknik anlamıyla bir "zecir"i, yani bir zorlamayı içerir. Nitekim hukukçular başta olmak üzere, sosyologlar, hukuk sosyologları ve diğer sosyal bilimciler bir hukuk normunun başat niteliği olarak "zecir"e vurgu yaparlar, hatta bazıları belirgin nitelik olarak bunu ayırt edici özellik sayarlar. Örf-âdet, görgü ya da moda kurallarının "zecir" unsurundan yoksun olmaları dolayısıyla hukuktan ayırırlar. Hatta ahlak kuralını da bu kategoride değerlendirenler çoğunluktadır (Geniş bilgi ve tartışmalar için şu araştırmamıza bkz: İnsan ve Değerler Kavramı Açısından Ahlak-Hukuk İlişkisi, İkinci Baskı, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul 2020).

Elbette burada üzerinde durulan kavramlar, birtakım suçlara, bunlarla ilgili kişi veya örgütlere karşı yapılan uygulamaları nitelemede başvurulan "Balyoz" deyimi, onun kapsamına giren bazı davalar, muhakeme süreçleri ve hükümlerini çeşitli yönleriyle değerlendirmek değildir. Kuşkusuz bu türden suçların, sadece bireysel düzlemde ele alınması yeterli olmaz. Aksine, bireylerin kendi hayatını doğrudan etkileyen suç eylemlerini bireysel özgür iradenin sonucu olarak değil, diğer kişilerin, grupların, toplulukların ve toplumun varlık bütünlüğü ve kamu yararı ölçütleri temelinde irdeleyip araştırmak gerekmektedir. Elbette öğreti (doktrin) bakımından, diğer suçlar, eylemler, kovuşturmalar ve yargılamalardan farklı bir şekilde enine boyuna zaman içinde ele alınıp değerlendirilecek, tartışılacak ve sanıyorum çok yönlü eleştiri konusu da yapılacaktır. Başta Ceza Hukukçuları olmak üzere Usul Hukukçuları, hukukun evrensel ilkeleri ve yürürlükteki yasalar (mevzuat) açısından önemli tespitler yapacaklar, belki de ağır eleştirilerde bulunacaklardır. Tıpkı 27 Mayıs İhtilali'nin oluşturduğu "Yassıada Mahkemesi"nde olduğu gibi. Bütün bunlar bir tarafa, dikkat çekilmesi gereken bazı hususlar şöyle sıralanabilir:

1)     Hukuki Dava-Siyasi Dava nitelendirmesinde "hukuki"yle "siyasi" olanın ayrım ve sınırlarını doğruluk ve uygunluk bakımından ayırmak önemli bir güçlük, dolayısıyla karışıklık oluşturabilir. Sözgelimi "darbe"ye yönelik bir "eylem"den söz ediliyorsa, kovuşturmasının, muhakemesinin, davasının "siyasi" suç kapsamında ele alınması zorunluluktur. Dolayısıyla yargılama yer ve usulünün de buna göre belirlenmesi gerekir. Kaldı ki, "hukuki olan" ile "siyasi olan" ayrım ve sınırları çok yönlü ve boyutlu tartışılmaları ön gerektirecek nitelikler, özellikler taşımaktadırlar.

 2) Hukuk ile yasa/kanun, Hukuk Sosyolojisi bakımından "Yaşayan Hukuk" olguları, bu ve benzer davalar dolayısıyla hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, demokrasi, iktidar sorunlarının, kaba hatlarıyla bile tatmin edici bir tarzda bulunamayacağını, uyarıcı olarak ortaya koyabilir. Hukuk'un evrensel ilkeleri olan "şüphe sanığın lehine yorumlanır", "aleyhte olan norm geçmişe yürütülmez", "savunma hakkının kutsallığı", "tabii hâkim" gibi ilkelerin ne ölçüde dikkate alınacağı ve nasıl uygulanacağı da başlı başına bir sorun oluşturabilir.

3) Toplumsal psikoloji bakımından, bu tür suçlar, eylemler, kovuşturmalar, yargılamaların tasvip edilmeleri ya da edilmemeleri, toplumsal dayanışmayı ve uzlaşmayı ciddi bir şekilde zedeleyici, sarsıcı, bozucu ve ortadan kaldırıcı, hatta yok edici bir niteliğe bile dönüşebilir. Mesela "Yassıada Mahkemesi"nin oluşturduğu "toplumsal yarık" bu bakımdan dikkat çekici ve uyarıcı bir örnek olarak okunabilir. Burada, dönemin DP iktidarının, siyasi oyuncularının eylemlerinin, kararlarının, neden oldukları olumsuzlukların doğurduğu sonuçların tek başlarına değerlendirilmesi yeterli görülmeyebilir ki, toplumsal psikolojinin algılamasına bakılabilir.

Özetle, “Balyoz” imgesi, hukukun mahiyetinin öngördüğü ve kamuya, yani devlete verdiği zecir, maddi güç kullanımını daima karşılayamaz ve haklı da kılamaz.