Biz kasaba (veya köy) çocukları yeşilin anavatanından gelmiş olsak da yeşil bir yer gördüğümüzde dayanamayız. Biraz da yaşın verdiği bir durum mu bilinmez ama gençlikte volta attığımız lacivert kaldırımlar zamanın aziz bir kesitinde duradurmakla beraber tabiatın sonsuz lirizmine katılmadan edemiyoruz. Bu öyle bir katılım ki ruhumuz kamaşıyor görünce. Kentçi biri olarak kentin karanlık dehlizlerinden bazen uzaklaşmak gerektiği düşüncesi ağırlığını yer yer tazeliyor. Kent kelimesi her ne kadar olumsuzlaştırılmış olsa da insan hikâyelerinin derin varyantlarının dolambaçlılığı olumsuzluğu barındırırken olumlu olana giden yoldaki hareketliliği sağlaması bakımından kanlı canlıdır. Her şeyin artısı eksisi derinliği yüzeyselliği aynı potada akıp gidiyor adeta. Bunları ayrıştırmak yani iyi ile kötüyü ve güzel ile çirkini ayırma iradesini hür bir şekilde insana bağışlıyor olması hareketin çevresini değerli kılıyor. Sadece iyi olan bir yerde ya da tersi sadece kötü olan bir yerde canlılık olmayacağı gibi insanı insanlaştıracak verilerin hürriyeti de olmaz. İnsanın iradesindeki hürriyet olmadan dahası iradenin hareket noktası kendisi olmadan hazır kalıplarla yaşamak ne sıkıcı olur. Kent hareket demektir. Durağanlık değil. İnsan durağanlığı da özlüyor tabi. Fakat bu durağanlığın da kendi içindeki hareketlerini özlüyor. Yeşilin kendi içindeki binbir tonuna geçişin verdiği hareket insanı adeta alıp yepyeni başka dünyalara götürüyor.
Şehirlerarası yolculukların çoğunluğu gece geçmektedir eğer otobüsle seyahat ediliyorsa. Gece geçmesinin tek nedeni otobüsle seyahat değil gidilecek şehir onbeş saatten fazla sürüyorsa doğal olarak gece yolculuğu daha fazla oluyor. Bu seferki yakın sayılabilecek bir şehrin ilçesi. Baharın ortası. Baharın ortası bayram. Yollar ve dağlar kendi güzelliklerinde baharın ortasından uzanıp gidiyor. Baharda gündüz otobüsle yolculuk adeta cennette bir yolculuk gibi, ülkemin yemyeşil cennetinde. İstanbul’dan Anadolu tarafına daha çıkar çıkmaz insanı etrafı yemyeşil yollar karşılıyor. Otobüs hiç mola vermese de iki ilçe ve üç şehirde yolcu indirip bindirdiğinden sigara için inenler anında iniyor anında biniyoruz. Molaya ne hacet! İstanbul’dan Gebze dur, sonra Kandıra dur, sonra Sakarya dur, sonra Düzce dur, sonra Bolu dur ve Gerede. Yemyeşil bir hat üzerinde baharın tadına vara vara.
Gerede’ye yolculuk değil de bahara yolculuk sanki. Baharda bahara yolculuk. Bolu Dağı Tüneli’ne yaklaşırken Bolu dağlarının insan girmez ormanlarında yeşilin doksan tonu var adeta. O ne güzellik öyle. Bolu’dan Gerede’ye kadar güzellikte adeta torpil geçilmiş dağ yamaçları, tepeler yemyeşil uzanıp gidiyor. Aslında Sakarya’dan öteye torpil geçilmiş gibi. O yemyeşil dağ yamaçlarının bahar güzelliği karşısında insanın ruhu kamaşıyor. İnsan öyle güzel yerleri gördükçe şurada oturmalıyım, burası cennet buraya yerleşmeliyim demeden edemiyor hayallere dalıyor anında. Bahar yağmurlarının durup durup yağdığı ve sonra hemen güneşin açtığı romantizm altında. İnsan yüz yaş gençleşiyor adeta!
Bayram günü ikindi üstü vardığımız Gerede’de, sakinlik top koşturuyor sokaklarda. Konuşsak kendi sesimiz yankılanıp geri gelecek. Sonraki gün Yeniçağa gölüne pikniğe gidiyoruz. Yeniçağa ile göl arasındaki ağaçlı piknik alanını yonca ve çayır kaplamış yemyeşil. Gölde karabataklar batıp çıkıyor. Gölün karşısındaki köyler nasıl da şanslı diyoruz. Akşama tekrar Gerede. Sonraki gün Esentepe. Şehre yukarıdan bakıyoruz; evet Gerede il olmayı hak etmiş bir ilçe. Esentepe’den Arkut Dağı Kayak Merkezi’ne doğru çıkıyoruz. Nisan ayının sonu yol kenarlarında yer yer kar öbekleri var. Kayak merkezinin olduğu yere çıktığımızda dağın sis kaplamış yamaçları altta kalıyor sisli dağlara yukarıdan bakıyoruz. Tepeye çıktıktan beş dakika sonra kar atıştırıyor. Bir günde dört mevsimin yaşandığı güzellik. Dört gün kaldık Gerede’de. Depremzede eniştem ve ablama, buraya yerleşelim mi diyorum. Yeğenim (uzaman çavuş) beş yıl buradayım diyor. Neden olmasın diyorlar. Kader. Bilemiyoruz tabi.
Baharda yolculuk bahara yolculuktur!