Öncelikle rahmet diliyorum, mekânı cennet olsun merhum kardeşim Akif Emre’ye. Sevdikleriyle birlikte olmasını diliyorum. O bir gönül ve dava insanıydı. Has bir düşünceye sahipti. İlkeli ve kararlı.
Böyle yazıları yazmada epey zorlanıyorum. Merhumu yitirdiğimiz anda sıcağı sıcağına yazamadım. Duygu ağır basınca insan zorlanıyor, kaleme ve gönle güç yetirilemiyor.
Bazı dostluklar özeldir. Dostlukların oluşumu hem zaman ister hem de uzun birliktelikler gerektirir. Dostluklar yıkılmayan gönül yapılarıdır. Gönül bağı kuvvetlidir insanı sarar sarmalar. Bir ömür birlikte olunur.
Bu tür yazılar neden insan sağken yazılmaz? Neden gönüller hoş edilmez. İnsan biraz da çekiniyor ya da aşırı bir duygu gibi gelebiliyor. Oysa insan sağlıkta böyle gönlü hoş edici yazılar görmek ister. Bu bir aşırılık değil. Gönül birlikteliği bunu gerektiriyor.
Akif Emre ile düşünce dostluğumuz vardı. Uzun yıllara dayanır bu. Birlikte gönlen ruhen ve kalben manevi yol yürümüşlüğümüz var. Cismen bir arada bulunmasak da kalben ve ruhen bir aradaydık. Yazılarını okudukça benim kalemimden çıkmış gibi bir duygu yaşadım.
Çok seyrek görüştük. Yedi İklim dergisinde oldu son buluşmamız. Epeyce hasret giderdik. Düşünce ve duygularımız aynı idi. Osman Bayraktar sayısını hazırlarken yazı istedim, zaman dardı, yetiştiremedi. Nasip olmadı.
Bu tür insanların sayısı çok azdır şu zamanda.
Bizler kalemlerimizle birbirimizi tanıdık, okuduk. Birlikte düşündük, birlikte yazdık. Çok az aynı yazılı yayınlarda birlikte bulunduk. Ya da kısa süreli oldu. Sanırım Mavera dergisinde başladı. Sonra da gönül birlikteliği olarak sürdü.
Bir hakikat aynası var. Orada durup bakmak zordur bir bakıma. Yürek ister, cesaret ister, adalet ister. Orada durup hayata bakanların gözleri önüne düşmez, mahcubiyetleri olmaz, kendilerinden emindirler. Ama zorlukları da çoktur. Çünkü çarpık aynalardan bakanlar insanları kendileri gibi görmek isterler. Bizler buna alışamadık çok şükür.
Müslüman düşünce insanlarının geçmişleri çok değil. Ya da büyük bir deneyimden geçemediler. Üstat Necip Fazıl ile üstat Sezai Karakoç düşünce geleneği sonrasında şekillenen bir yapı var. İyi ve öz bir çıkış yaptı. Adım adım bir entelektüel yapı oluştu zaman içinde. Bu yapı düşünce merkezinden siyasal olana doğru açılınca farklı bir boyut aldı. Beklenmedik şeyler kazandı. Bu beklenmedik şeyler insanların başını döndürdü. Hakikat aynası yerine bir başka ayna devreye girdi. İnsanı çarpıtan, yol ve yön değiştirten ya da kimi şeyleri kendine uyarlayan.
Önemli olan hakikat aynasında hakiki olanın yansıtıcısı olmak. Orada insan kendine bakmaya bile çekinir. Çünkü bu ayna insanı bütün nesi varsa kendisine gösterir. Biliriz ki göz kendini görmez. Aynaya bakan kendi gerçeğiyle de çok fazla yüzleşmek istemez. Çünkü hakikatin yüzü çok acıdır, bazen da acımasızdır.
İnsan kendisi gibi olmaya direnince etrafında çok az kimse kalır.
Müslümanların savrulmaları düşünce bağlamında değil. Daha çok kendi konumunu koruma duygusundan kaynaklanır.
Elbette Müslümanlar zor dönemlerden geçti, çok acı çektiler. Bunun acısını da fena halde çıkarıyorlar ne yazık ki. Acımasızlardan daha acımasız daha çıkarcı.
Kimseyi suçladığımız yoktur elbette. Bulunduğumuz yer, konum, ayna bize yeter bir bakıma. Yeter ki hakikat aynasından ayrılmayalım.
Akif Emre hayatında bunu gözetledi. Aynasını başkalarıyla değiştirmedi. Gönül yapıcısı oldu. İşine baktı, düşündü, yazdı. Yazdıkça düşündü. Elbette ki onun bu tarzı gündelik olandan uzaktı. Uzak kaldı ve kendi ruhunu ve kalbini korudu. Acı çekti. Acıları onu buraya kadar taşıyabildi. Kaderin tecellisine teslim oldu. Selâm olsun, rahmet olsun. Allah’ın bağışına, sevgisine dâhil olsun.