Hacı Ali, öğrencilerinin gözünde bir kahramandı.

Öğrencisinin dersiyle, notuyla, ayakkabısıyla, kirasıyla, ekmeğiyle de ilgilenen yiğit bir öğretmendi.

12 Eylül darbesinde bulunduğu şehirden bir başka şehre tayin edildi.

Kendisinden dinledim: “Liseye vardım, komünistlikte isim yapmış bir öğretmen o liseye gönderilmiş.

Ülkücülükte öne geçmiş bir öğretmen de o liseye gönderilmiş.

Beni de Millî Görüşçü diye gönderdiler.

Okula vardım, başlama imzamı attım, doğru öğretmenler odasına geçtim.

Öğretmenler üç öbek halinde ayrı ayrı sohbet edip çay içiyorlar.

Ben, Millî Görüşçülerin veya ülkücülerin yanına varmadan orta yerde durdum.

Dikkatleri üzerime çekince konuşmaya başladım, ‘Hepimiz, siyasetzedeyiz. Bizi buraya gönderen, nasıl kavga edeceğimizi seyrederek keyiflenecek.

Onu (rejimi) keyiflendirmeyeceğiz.

Öğrencilerin derslerine eğileceğiz. Evlerine, elbiselerine, yiyip içtiklerine varıncaya kadar ilgileneceğiz.

Dersin dışında, herkes kendi inancını anlatsın.

Öğrenciler beğendiğini alsın.

Beğendiğinden dolayı hiçbir öğrenciyi notla cezalandırmak yok’ dedim ve çaycıya dönüp ‘herkese benden bir çay’ dedim ve zil çalınca sınıfıma girdim” demişti.

Yıllardır söylediğim bir şey var; sağın ve solun en uçtakilerinin kültür kaplarının ölçümü mümkin olsa yüzde yetmişi aynı çıkar.

Yedi yaşında, rejimin öğretmenine aynı sınıfta kulaklarını açtılar.

Orta ve lise döneminde aynı öğretmenler tornadan çıkmış gibi aynı şeyleri sosyalist, ülkücü veya İslamcı kalıbında sunuyorlardı.

Yaşamlarında fazla bir fark yoktu.

Yüzde yirmilik fark aileden geliyordu, yüzde onluk fark da katıldığı grubun sloganlarıydı.

İmam-hatipliyle liselinin ders saatlerini karşılaştırırsanız dediklerimin yüzdelikleri bile doğru çıkar.

Veya şöyle diyeyim; sağcı politikacılarla solcu politikacıların kafasının içindeki bilgileri ölçme imkânımız olsa sonuç yine aynı çıkar.

Veya yeni bir kıyaslama daha yapalım:

İslamcılıkta, ülkücülükte, solculukta zirve yapmış üç öğrenciyi en kaliteli üniversiteden mezun ettikten sonra Batı’nın en kaliteli üniversitesinde doktorasını yaptıralım ve dönünce bunlardan birini maliye bakanı, öbürünü merkez bankası müdürü, öbürünü de millî eğitim bakanı yapalım.

Bunlar ayrı ayrı partilerde birbirleriyle iktidar kavgası ederlerken bulundukları makamda o doktora yaptıkları ülkenin ezberlettiklerini uygulayacaklardır.

Başkaca bir bildiği yok.

Yalnız atmalarda kendi adamını tercih edecek ama üçünün de okuttuğu, tepegözün verdikleridir.

Öyle ise kavga neden birbirimizle?..

Televizyonda sağdan veya soldan ünlülerimiz, millete sunmak istediği özellik ve güzelliklerini anlatırken “Her şeyimi anneannemden, dedemden öğrendim” demelerinin bir sebebi var. Ama bu, yüzde onu geçmiyor.

Sağcı politikacıların solcular hakkında söylediklerini toplayın.

Solcu politikacıların sağcılar için söylediklerini de toplayın.

İki tarafın da söylediklerinin iki tarafta da işlendiğini veya söylendiğini oranlar değişse de göreceksiniz.

Kötülüklerde de yüzde yetmiş birleşiyoruz demektir.

Değirmenci, müşterilerinin unlarını teslim eder.

Un sahibi iki kişi aynı köyden.

Gece değirmende uyurlarken değirmenci, ikisinin de yüzüne yağlı tava karasından sürer.

Değirmenci, iki arkadaşın ikisine de ayrı ayrı “Beraber gideceğiniz arkadaşın yüzüne tava karası sürdüm, kendisine söyleme, yol boyunca sen gülersin, köye varınca da köylü ona güler” der.

Yol boyunca ikisi birbirlerine hem gülmüşler hem de yürümüşler.

Köye varınca görenler ikisine de gülmüşler.

İnsan öğüten bu dünya değirmeninde değişen bir şey yok.

Gavurlar, elimizdeki kılavuz kitabımızı alıvermişler.

Hayatımızın her alanında kendi kâfir kurallarını uygulamayı dayatmışlar.

Dün komünistlerin lideriyken yağlı ballı bir makama getirildiği gün, yoldaşlarıyla bağını koparıyor.

Dün İslamcıların ağabeyi iken, yine aynı yağlı ballı makama oturduğu gün aynı şeyi yapıyor.

Merhum Nevzat Arabacı’nın bana anlattığı bir hatırası var ki; o yiyip yutamamış, içine işlemiş.

Ben ona, “O arkadaşına kızma. Ben dâhil, bütün İslamcı kardeşlerin içinde olan birikimin, yüzde yetmişi bizim bünyemizin hâlâ hazmedemediği gavurlukla dolu.

Onunla uğraşmak yerine içimizi dolduranlarla uğraşmak daha doğru yoldur.

Sevgili Peygamberimiz, Kur’an’a göre bir dünya toplumu kurmaya başladığında “Oku” diye başlayan ayetle başladı.

13 yıl Mekke hayatında kendisi örnek bir hayat yaşadı ama açık giyinenlere, katillere, fuhuş ticareti yapanlara, sarhoşlara, sömürgenlere… bulundukları halle ilgili bir şey söylemeden,

Put insanlara kulluk yapmamaları gerektiğini,

Kendilerini ve yeri göğü yaratana kulluk yapmalarını öğretti.

İnsanı insan yönetmeye kalkarsa, yani ABD Başkanı Biden kuralları, Rusya Başkanı Putin emirleri Çin Başkanı Jin Ping yasaları doldurulursa pisliğin her çeşidinin, çarşıları, pazarları, meydanları, evleri, içindekiyle kirletmesi kaçınılmazdır.

İşte o zaman değirmencinin adamları gibi kendimizi görmez, karşıdakini görürüz ve kavga ederiz.

Sevgili Peygamberimiz, önce yaşantısıyla herkesin dikkatini çekti ve “İnsanca yaşamak için işte böyle olmalı” dedirtti.

Can düşmanları, onun sözüne güvendiler, mal ve namuslarını kendi arkadaşlarına değil, o can düşmanlarına emanet etmeyi seçtiler.

Sevgili Peygamberimize iman edenler, o kâfirlerin birinin oğlu, birinin eşi, birinin kardeşi olunca kurtuluşu onu öldürmede buldular.

Efendimiz, hicret yolunu tuttuğunda evinde Mekke müşriklerinin emanet ettiği değerli eşyalarını, gece Hazreti Ali’ye teslim etti ve gün ağarınca sahiplerine teslim etmesini söyledi.

Peygamberimizi öldürmek için yedi kabileden yedi savaşçı evi kuşattığı esnada bu olay gerçekleşiyor. Siz olsaydınız o değerli emanetleri teslim eder miydiniz?

İçimizde gezinen Batı kuralları yüzde yetmişi buldukça fetva sorun olmaz.