İdareciler genellikle ülkemizin ekonomi bakımında uçuşta olduğunu söylüyor ve topluma kısa vadelerle ümit pompalıyorlar. Söz gelimi büyümede önde giden ülkelerden olduğumuz sıkça dile getiriliyor. Bu arada çok sıkışıldığında ülkemizde ekonomik sıkıntı varsa, aynı sıkıntı tüm ülkelerde de var, diyerek bu işte sorumluluk üstlenmiyorlar ya da sorumluluklarını attıklarını sanıyorlar. Kısacası ülkenin içine yuvarlandığı her alandaki sıkıntının sebebinin kendileri olmadığı havasını estiriyorlar. Estirilen bu hava toplumda nasıl etki oluşturuyor bilemem. Çünkü herkes kendine göre bir değerlendirme yapıyor. Bu arada gidişattan şikâyetler artıp, ciddi bir cevap verme imkânı zayıflayınca da hepimizin aynı gemide olduğu, gemi batarsa hep birlikte batacağımız hatırlatılarak sabırlı olunması isteniyor. Ancak bu tür yaklaşımlar olayın sadece tek yönünü görmek ve o tek yönü göstermeye yönelik bir stratejiden ibaret kalıyor.

Elbette eğer hepimiz aynı gemide isek -ki öyle- gemide bulunanların çok azı lüks kamarada yolculuk yaparken çoğunluk güvertede açıkta yolculuk ediyorsa bu hali aynı gemide olmakla nitelendirmek gerçeği olduğu gibi yansıtmaz.

Ayrıca olayın bir başka boyutu ise küçük bir azınlık ülkenin imkânlarının büyük bir bölümünü paylaşırken büyük bir bölümü açlık sınırının çok altında bir gelir ile hayatını sürdürmeye çalışıyorsa bir adaletsizlik söz konusudur. Arka arkaya iki kez asgari ücrete zam yapılmış olmasına rağmen gelinen noktada asgari ücret açlık sınırının altında bulunuyor. Herhalde bunun sorumlusu muhalefet değil, eğer muhalefet deniyorsa o zaman vatandaş, “O zaman siz iktidarda ne yapıyorsunuz?” diye sormaya hak kazanır. Bu arada bir yandan yöneticiler faize karşı olduklarını belirten açıklamalar yaparken, bunun da ötesinde Merkez Bankası faiz oranları düşürülürken piyasada bankalar düşürülen faiz oranlarının üzerinde işlem yapıyorlarsa bu işte bir terslik olduğu anlamına gelmez mi? Kısacası söylenen ile uygulama farklı boyutlarda ilerliyor demektir. Gazetelere yansıyan, “Bankalar kârlarını yüzde 400 artırdı” haberleri de gösteriyor ki, toplumda dar ve sabit gelirli milyonlarca insan ihtiyaçlarını kredi kartları ya da banklardan aldıkları borç ile sürdürmeye çalışıyor. Bunun için 6 milyon insanımız banaklara olan borçlarını ödeyemedikleri için icralık olmuş durumdalar. Kısacası vatandaş borçla ayakta duruyor. Sanıyorum kısa bir süre önce, “6 aylık kredi ve kredi kart borçları açıklandı. 856 bin borçlu bankaların takibinde” başlığı altında medyaya yansıyan haber sanıyorum dar ve sabit gelirlilerin halini anlatmaya yetecektir.

İnsanlar niçin böylesine banklara borçlular, niçin milyonlarca icra dosyası takipte sorusuna vereceğim iki rakam izaha yetecektir. Söz gelimi arka arkaya yapılan zamlarla asgari ücret 5 bin 500 liraya çıkmış olmasına rağmen son olarak açıklanan açlık sınırı rakamının 6 bin 889 liraya yükselmiş olması, sanıyorum olayı açıklamaya yetecektir. Bu arada yoksulluk sınırını insan dile getirmeye bile çekiniyor. Çünkü görünen o ki, toplumun büyük bölümü ya açlık sınırının ya da yoksulluk sınırının altında bir gelire sahip. Hem de bunlar işsizler falan değil. Söz gelimi emeklilerin büyük bir bölümü bırakın yoksulluk sınırı, hâlâ açlık sınırının altında bir gelire sahipler. Çünkü artan fiyatlar asgari ücret zammını çoktan eritmiş durumda. Bu bakımdan bütün ümitler enflasyonun düşmesine bağlanıyor. Enflasyon düştükçe büyüme hızlanacak açıklamaları yapılıyor ama bu açıklamaların yapıldığı gün elektrik ve doğal gaza yapılan zamlar açıklanmıştı. Akaryakıta zamlar geldiği sürece fiyatların düşmesi nasıl sağlanacak belli değil. Kısacası kesinlikle bindiğimiz gemiyi batırmak gibi bir niyetimiz olamaz ama ülkeyi yönetenlerin de kendi kendilerini gözden geçirmeleri, atacakları adımı atmadan meselenin önünü arkasını iyice düşünmeleri gerekiyor. Yoksa ben yaptım oldu mantığı ülkemizi de, insanımızı da daha büyük sıkıntılara sürükleyecektir.