Yedi İklim’de (s. 342, Eylül 2018) Durali Yılmaz’ın hikâyeciliği ve romancılığı üzerine Kamil EşfakBerki’nin “Durali Yılmaz’ın Çıkışı”, Ali Haydar Haksal’ın “Durali Yılmaz: Anadolu Ruhunun Romanı”, Osman Bayraktar’ın “Durali Yılmaz Hikâyesinin İzlekleri” yazıları genel bir bakış niteliğinde serimlenmektedir. Mehmet Özger, Osman Koca, Mahmut Babacan, M. Onur Hasdedeoğlu, Bilgin Güngör, Selçuk Kolay, Ömer Hatunoğlu, Durali Yılmaz’ın eserleri çerçevesinde irdelemelerde bulunmaktadırlar. İsmail Demirel ise, Yılmaz ile yaptığı söyleyişiyle katılmaktadır dosyaya. Kamil Eşfak Berki, Durali Yılmaz’ın yazı serüveninin başladığı ortamın düşünsel bir betimlemesine işaret eden değişkenleri tespit etmeye çalışır ve bu değişkenlerin ya da etkenlerin daha geniş ve ayrıntılı ele alınması gereğine vurgular yapar. Burada hikâye ve roman türünün sanat olarak ele alınma, bu türlerin sanat olgusu anlayışında ne türden bir değişime yol açtığı sorunu yatmaktadır. Daha genel anlamda, estetik kavrayışın kuramsal bir temellendirilmesinin yapılabilmesi için gerek yöntem, gerek mahiyet boyutuyla tartışılmasına, tanımlanmasına ve irdelenmesine büyük ihtiyaç bulunduğu söylenebilir. Bağlam içinde “eleştiri” türünün yeni bir kavrayışla kurgulanması ve kurulması bir zorunluluk olarak kendini duyurmaktadır. Bunun için bir takım kavramların, bu kavramların çağrışımı yönünde bir şekilde oluşmuş algıların,  bunların dolayımında oluşmuş yargıların, hatta önyargıların tespit edilerek değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü sanat alanında kimi zaman haklı ve zorunlu gibi görünen bir yargı, onun mahiyetinin ve işlevlerinin yeni bir boyut ve nitelikte tezahür edebilme imkânını budayabilir, en azından etkileme gücünü sınırlandırabilir.

Sanat ve edebiyatın insanı kavramada, anlamada, duyumsamada ve açıklamada temellendirme ve yerleştirme işlevinin kalıcı olduğu roman ve hikâye türleri, kendi mahiyetlerinden kaynaklanmayan değerlendirme ve yargıların konusu edilegeldiğinden, daha baştan “tekinsiz” olamayacağı duygusuyla karşılanmıştır. Özellikle etkileyici örnekleri, Batı edebiyatının ait olduğu toplumların hayatını yeni üsluplar ve biçimler içinde ortaya konulmalarıyla meydana getirdikleri sarsıntılar, şaşkınlıklar ve tedirginlikler o toplumlarda da benzer duygularla karşılanmıştır ilk zamanlarda. İnsan anlamak, kavramak ve özümlemek için sorgular, araştırır, saptar, açıklar ve değerlendirir veya yargılar. İşte, sanat ve edebiyatta roman ve hikâye, bir anlamda düzyazı insanın bu yönünü temsil eder, denebilir. Bu yüzden roman ve hikâyede insan, mayası olan toprağa basar, suyu içer, havayı ve ateşi/soğuğu bedeninde duyar, dengesi içinde karşıtlıkları yaşar, sınırlılığı içinde sınırsızlığı kurcalayarak ona sahip olmak ister ya da varlığına tehdit sayarak onu yadsır, kovar, yok etmek için, başaramayacağını bilerek saldırır ve savaşır.

Edebiyat Ortamı’nda (s. Eylül-Ekim 64, 2018) Arthur Koestler “Bir Roman Yazarının Denemeleri” başlıklı yazısında (çev. Ali İbrahim Savaş) romanı, bir başka deyişle “anlatı”yı perde metaforu bağlamında kurgular. Özellikle romanı “ayna” benzetmesiyle tanımlamaya çalışan bir Fransız romancısı olmuştu: Stendhal. Romanın tür olarak edebiyatın nerdeyse temsilcilik rolünü üstlenmeye başladığı ondokuzuncu yüzyılda toplumu kökten değişime zorlayan ve “sanayi toplumu” kavramının yerleşmesini sağlayan süreçte Stendhal’ın “Kırmızı ve Siyah” romanı işaret taşı olur adeta. İşte Stendhal bu süreçte romanı “ayna”ya benzetir. Ancak buradaki ayna değişmez bir gösterge şeklinde nitelendirilir. Toplum kendisini tanımak için bilerek aynaya bakmaz, aksine ayna onu, kendine yansıyan görüntüsü olarak yansıtır. Yani toplumu ve insanı kendi olağan şartları ve durumu içinde yakalayıp nasıl bir varlık yapısına sahip olduğunu ona gösterir. İnsan ve toplum kendisini nasıl algılarsa algılasın, kendisine ne türden nitelikler yüklerse yüklesin, bütün bunları olduğu gibi tespit edip kayıt altına alan bir göz gibidir ayna. Dolayısıyla yazar, kendi varlığını da bağlı hissettiği insan ve toplum bağlamında aynadaki yansı sınırları içinde görmek durumundadır. Koestler bunu perde metaforunu kullanarak açıklamaya çalışmaktadır. Perdenin değiştirilebilen durumuna göre insan ve toplumun neliği görülür, kavranılır ve anlaşılır. Yazar, yani roman, perdenin aldığı biçime göre kendini oluştururken, aynı zamanda insan ve toplumu da buna göre gözlemlemek, göstermek, betimlemek ve tanımak durumundadır. Nitekim Koestler, edebiyat alanında ortaya çıkmış farklı anlayışları, akımları, oluşumları, perdenin değişebilir niteliği ölçeğinde sınıflandırılabilineceğini aynı metinde dener.