Türkiye geçmişte sağ ve sol diye iki kampa ayrılmıştı. Aslında birbirine çok zıtmış gibi görünen bu ikili ayrım aslında pek farklı değildi. Sağda yer alanlar bilerek ya da bilmeyerek ABD emperyalizmine, solda yer alanlar da Sovyetler Birliği emperyalizmine destek veriyor, kucak açıyorlardı. Kısacası toplum tümü ile emperyalizmin maşası haline getirilmişti. Sovyetler Birliği nin dağılması ile bu iki ayrışma ve tasnife gerek kalmadı. Öyle bir noktaya gelindi ki, dünün Marksistlerinin bir bölümü bugün ABD ile kucak kucağa hareket ediyorlar, bundan da hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Dünün hızlı sağcılarında da Nazım Hikmet ten şiir okumak moda haline geldi. Maksadım dünün sağ-sol tartışmalarını bugün yeniden tazelemek değil. Bir oyundu oynandı. Ülkemiz üzerinde hesabı olanlar bu ülkenin gençlerini kullandı. Pek çok gencimiz ya sağ diyerek, ya da sol diyerek ateşe atıldı. Yürekler yandı, ocaklar söndü. Bugün geriye bakıldığında vatanı kurtarmak için mücadele edenlerin emperyalizme hizmet ettiklerini anlamaları sanıyorum ayrı bir üzüntü kaynağıdır.
Şimdilerde ise geçmişin sağcı ve solcu olarak nitelendirilen isimleri ve partileri AB ye girme noktasında birleşmiş görünüyor. AB den bunca aşağılayıcı ve ülkemizi esir almayı hedefleyen isteklerine rağmen ne eski sağcılar ne de eski solcular, "Yeter artık. Biz AB ye mecbur değiliz. Yeni bir dünya oluşturur, orada yerimizi alırız" diyemiyorlar. Diyebildikleri AB ye girmeyelim değil, "Müzakereleri erteleyelim. AB ülkeleri, isteklerinin en azından bazılarından vazgeçsinler, ondan sonra müzakereleri sürdürelim" oluyor.
Geçtiğimiz günlerde Can Dündar ın AB ye destek konusunu işlediği proğrama katılan 6 eski dışişleri bakanının ortak görüş olarak "Müzakereye ara verelim" noktasında buluştukları dikkat çekiyordu. İçlerinden hiç birisi "Bunca aşağılanmaya gerek yok, yüzümüzü ille de Avrupa ya dönmek zorunda değiliz" diyemiyordu.
Solun ve sağın farklı tonlarını yansıtan ve Mümtaz Soysal, Murat Karayalçın, Emre Gönensay, İlter Türkmen, Ş.Sina Gürel ve Mesut Yılmaz ı en çok rahatsız eden husus ise Kıbrıs konusunda AB nin istekleriydi. Hava ve deniz limanlarının 15 Aralık tarihine kadar Rumlara açılması talimatıydı. Sanki, AB bu isteğinden vazgeçse Türkiye için çok önemli bir kazanım sağlayacakmış gibi bir hava estiriliyordu. Olayın bir medeniyet tercihi olduğu, bunun sorgulanması gerektiği gibi konularda hiçbir şikayetleri yoktu
AB ile müzakerelere ara verilse ve müracaatımız geri alınsa bile eski bakanların bir başka alternatifleri yoktu. Özel statü ile yine AB nin kuyruğuna yapışmamız öneriliyordu. Hatta, müzakerelere ara verilmesi isteği AB nin bazı isteklerinden vazgeçmesini sağlama ümidinden öte gitmiyor. AB ısrarından vazgeçmediği takdirde yollarımızı ayırmak akla gelmiyor.
Demek istediğim o ki, dünün sağcı ve solcuları nasıl ABD ya da Sovyetler Birliği emperyalizmine hizmet ediyorlardıysa, bugünün AB yandaşları da Türkiye yi bu topluluğa yamama noktasında birleşiyorlar. Diyebiliriz ki, bu defaki hayranı olduğumuz emperyalist güç AB
Niçin ille de kuyruk olmaya, bir gücün kanatları altına sığınmaya kendimizi mecbur hissediyoruz Niçin biz olmaya heveslenmiyoruz Dünya basınında yer alan, "Türkiye nin yüzünü İslâmî Doğu ya dönmesi Avrupa nın yararına değil" değerlendirmesini dikkate almıyoruz
Türkiye nin yüzünü İslâm dünyasına dönmesi ona AB nin kuyruğu olmaktansa lider olma yolunu açmaz mı En azından Müslüman ülkelerle eşit şartlarda oluşturulacak bir birliktelik dünya barışı için de önemli bir gelişme olmaz mı Günümüzün emperyalist gücü ABD karşısında yeni bir denge unsuru güç ortaya çıkmaz mı Niçin tüm İslâm dünyası ABD nin insafına terk edilsin Niçin kendi yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ABD ve diğer Batılı ülkelerin emrine sunmak zorunda kalsınlar
Bu sorulara verilecek cevap gösteriyor ki, aydınlarımızın önemli bir bölümü kendi medeniyetine ters düşmüş, yabancılaşmış olduğu için ille de Batı diye tutturmuş gidiyorlar. Böyle olunca da kıblesini Batı olarak belirlemiş olanların kendilerini sağcı ya da solcu olarak tarif etmeleri fazlaca bir anlam ifade etmiyor.