Halkımız Aşure günleri Aşure yemeği yapmaya devam ediyor. Bu ay boyunca sürüyor da. İşte bu adeti değerlendirmek istiyorum. Çünkü Aşure günü Adem’in (as) tevbesi kabul olmuş, yine Aşure günü Adem (as) ile eşi Havva birbirine kavuşmuş, Nuh (as) ve ona inananlar Aşure günü tufandan kurtulup gemileriyle birlikte karaya inmişlerdir. İbrahim (as) Aşure günü Nemrut’un (Hammurabi) ateşinden kurtulmuş,Yusuf (as) hapisten çıkmış, Eyyup (as) hastalığından şifa bulmuştur. Sonuç olarak bu mübarek günde çok güzel şeyler olmuş, Musa (as) ümmetini o gün Firavunun şerrinden kurtarmıştır.

Bütün bu olayların listesine bir de olumsuz mu olumsuz bir olay eklenmiştir ki o da Hazreti Hüseyin’in Yezid’in ordusu tarafından şehid edilmesidir. Bu nedenle Hüseyin’in (ra) şehid edildiği Kerbela vakasından önce bir bayram havası içinde geçen Aşure günü bundan sonra Müslümanlar için bir bayram olmaktan çıkmış üzüntüyle karışmıştır. Ama yine de Aşure gününden çok dersler çıkarabiliriz. Bu çıkarım için Nuh’un (as) tufanını anlamak yeter. Bu tufanı Kur’an-ı Kerim en iyi şekilde Hüd süresinde anlatmaktadır. Aşure tufan sonunda yapılan yemeğe de ad olmuştur. Bu nedenle Aşure deyince ister çeşitli yemeği ister Muharrem ayının onuncu günü amaçlayın Nuh tufanını hatırlamalısınız.

Tufanı da sebep-vaka ve sonuç olarak hatırlamak gerekir. Sebebi insanların Nuh peygambere inanmayıp karşı gelmeleridir. Hatta Nuh’un kavmi ona inananlar için “rezil, ayak takımı” tabirini kullanmışlardır. Neymiş Nuh’a (as) tabi olan kimseler fakir kimselermiş. Halbu ki bu çok tabiidir. Çünkü Allah ve Peygambere tabi olunmayan zamanlarda fakirler daha çok zarar görmektedirler. Zenginler bozuk düzende de olsa fazla sıkıntı çekmezler. Ancak vicdanlı zenginler de bozuk düzenden rahatsızlık duyarlar. Hele de ileri görüşlü iseler fakirlerin mutsuzluğunu, morallerinin bozuk olduğunu, dolayısıyla zenginlerin iş ve hizmetini görürken verimsiz olduklarını görürler. İşte vicdanlı ve akıllı zenginler Hz. Osman gibi Peygambere tabi olurlar. Ama peygamberlere çoğunlukla fakirler tabi olunca vicdansız veya ileri görüşlü olmayan zenginler onlar için “reziller” tabirini kullanmıştır (Hüd 27). Fakat bu ifade Allah’ın gazabını çekmiş ve tufan gibi felakete neden olmuştur. İşte Aşure günü veya o gün yapılan Aşure yemeği ilk önce bize bu gerçeği hatırlatmalıdır.

Tufan öncesi Nuh’un (as) Allah’ın emriyle gemi yapması (Hüd 37), geminin seksen kişi ve hayvanların her çeşidinden birer çift alacak büyüklükte (elli adım genişliğinde üç yüz adım boyunda) olması bir mucize olarak düşünülmelidir.

Hüd süresinin 40. ayetinde Allah (CC) “emrimiz geldiğinde ve kazanda sular kaynayınca gemiye her cins hayvandan birer çift, aileni ve iman edenleri al” diye emir verdiğinin bildirilmesi daha o gün buharlı geminin yapıldığını yani o devre göre çok ileri bir teknik uygulandığını gösterir.

Osmanlı devletinin yükselme devrinde bile yelkenli gemiden başka gemi olmayışı dikkate alınırsa ondan üç-dört bin yıl önce buharlı geminin yapılmış olması tekniğin ilahi kaynaklı olduğunu gösterir. Ayrıca gemiye her canlıdan birer çift bindirilmesi bugünün bilimsel anlayışındaki ekoik (ekolojik değil) dengenin sağlanmasına yöneliktir. Yani Din (Allah’ın kanunu) tarafından daha Nuh zamanında bile canlıların sınıfları arasındaki dengenin korunması ilahi düzenin ne kadar hassas olduğunu ortaya koyar.

Aşurenin hatırlattığı önemli bir vakıa ve sonuç da Nuh’un (as) oğlu Kenan’ın babasının gözünün önünde boğulması ve tufandan sonra Nuh’un (as) oğlunun akıbetini Allah’tan sorması üzerine Allah tarafından azarlanmasıdır.

Kur’an’ın ifadesine göre (Hüd 42-47) tufan öncesinde Nuh (as) oğlunu gemisine bindirmeye ve inanmaya davet etmesine karşı oğlunun dağa çıkarak korunacağını söylemesi üzerine babasıyla arasına bir dalga girerek boğulmuştur. Sular çekilip gemi karaya oturunca Nuh’un oğlunu sorması üzerine “o senin oğlun, ehlin değil, bu sözün iyi olmayan bir iştir; sana cahillerden olmaman için öğüt veriyorum”.demiş, Nuh (as) da özür dilemiştir.

Demek ki insan kâfir ise babası kim olursa olsun kurtuluş göremez. Öyleyse hiçbir kimse benim babam hocadır; hacıdır veya şu makamın sahibidir diyerek kendisinde bir üstünlük ve hak iddia edemez

Aşure günü bize çok önemli bir hususu daha hatırlatmaktadır. O da Nuh’un gemisinin Ağrı dağına oturmadığı gerçeğidir. Çünkü Hüd süresinin 48. ayetinde “ey Nuh bizden sana ve seninle beraber olanlara selametle gemiden in” denildiği bildiriliyor. Yani Allah Nuh (as) ve onunla beraber gemide olanların selametle ineceklerini haber vermiştir. Bu ifadeyle geminin oturduğu dağın fazla sarp bir dağ olmadığına işaret ediliyor. Ama buna rağmen Nuh’un gemisinin Ağrı dağında olduğunu iddia edenler varsa bunun arkasında başka düşüncelerin olduğunu söyleyebiliriz. Belki de geminin kalıntılarını aramak bahanesiyle Ağrı dağına çıkıp oradan Doğu Anadolu Kafkasya, Azebeycan hatta İran’ın kuzeybatı bölümünün (uydu sistemi gelişmeden önce) resmini çekip savaşlarda kullanmayı hatta orada bir gözetleme aracı gizleyerek devamlı bilgi almayı hedeflemişlerdir. Zaten en az 3-4 bin yıl önce yapılmış bir geminin şimdiye kadar orada kalması mümkün değildir. Onun ağaç bölümü çoktan çürümüştür. Demir, hatta çelik bile olsa kazan bölümünün de asırlar boyunca kar ve yağmur altında bu güne ulaşması imkânsızdır. Son olarak Aşure günü bize bugünün insanlarının hayatlarını Nuh’un (as) gemisine binen insanlara borçlu olduğunu hatırlatır. İnananların sayesinde hayata gelip de sonradan imansızlaşan insanlara bu gerçeği ulaştırabilsek.