Müteahhitlere verilmelidir! Fen işleri müdüründen belediye başkan yardımcılarına doğru da uzanabilir. Plaketlendirme zinciri büyük ve küçük şehir belediye başkanlarından iktidar sahiplerine kadar gidebilir. El birliğiyle milleti getirdikleri yer itibarıyla alkışı, iltifatı, övgüyü, ödülü hak etmişlerdir! Onlar çünkü kendinden geçmiş, ağzı burnu çarşamba çanağına dönmüş bir milletin, memleketin medar-ı iftiharıdır! Besbelli yetinmeyecek, durmayacak, yılmayacaklardır. O zaman onlara ihtiyaç duyduklarının çok daha fazlasını vermek gerekir. Musa Eroğlu’nun bir türküde söylediği; ‘Ziyaret olmuşsun kurban istersin / Kurban bulamadım candan ileri’ sözlerini kabullenip, üstünde emanet duran hayatı feda eden insanlar görülür. Öyle ya inanılan değer, uğruna kurban ister. Esatirin anlattığı aşılır da gerçeklik, dile dökülemeyecek kadar acıdır.

Her mimari konunun bir yerinde Turgut Cansever ismi geçmesi, tüy sıklet İslamcılığı liberal kaygısızlığa kaydıran bunaltılı romantizmin gereğidir. Kişiler, tıpkı Karadeniz’in bağrından kopup gelmiş zırcahil müteahhitler gibi künhüne vâkıf olmadıkları konular üstüne hayat imar ederler. Memleket tepeden tırnağa müteahhide ve hocaya kesiverir. Hem de her biri cennet vaadiyle kandırdığı mağdurlarına bir şey satmak hususunda pek mahir, pek hünerlidir. Yıkılan binalar kadar tükenen hayatların enkazından çıkarılan binlerce insan cennete yolcu edilir. Müsebbiplerin pişmanlığı, hicabı, kahrı olsa neyse her birine bir mazeret, her hataya mesnet bulunur. İşbu vahim manzara, betonla abat olmayı umanların ustalık eseridir. Ustalık eseri denince de akla Mimar Sinan gelir ama her devir hızlıca geçilip tarihe karıştığından geriye Türk mimarisi adına üç dönem kalır; Selçuklu mimarisi, Osmanlı mimarisi ve büyük harflerle yazılan TOKİ…  

Günün hâkim olanında, hatta tahakküm kurabileninde cennetmekân Mehmet Akif’in dile döktüğü, taşıdığı ve nesillere aktardığı; “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu / Gelir de Adl-i İlahi sorar Ömer’den onu” diye söylenen kaygının zerresi bulunmaz. Şiirdir söylenir; zaten telifsiz, isnatsız, atıfsız söylenen her şey laf olsun, teveccüh görülsün derdine müstenit dile getirilir. Hem de sözün doğrusunu tekrar edip durmak, sözü edilen doğrunun gereğini yerine getirmek değildir. Heyhat, hiçbir sorumluluğu üstlenmeyenlerin ukalalıkları sebebine insanlar can verir ama o yerleşik ukalalıktan asla vazgeçilmez. Beceriksizliğin, ufuksuzluğun, art niyetin daha kaç can alması gerekir o da bilinmez. Beton sevdası gözlerini kör, kulaklarını sağır eder de dillerine bir zeval gelmediğinden hâlâ konuşmakta, hâlâ o işler öyle değil diye zırvalamayı marifet saymakta, hâlâ beton ile abat olacaklarına dair muhkem bir imanı korumaktadırlar. Her boşluğu doldurma, her doğruyu tersyüz etme, her gerçeği çarpıtma gayretiyle diller, bir bakıma statükoya sadaka niyetine bağışlandığından, başa gelenin, maruz kalınanın, dayatmaların tevilinden gayrı bir şey üretmez. Artık herhalde okumak falan çare değildir; okumak Allah’ın ayetlerini okuyup anlamamak, çokça okuyup ezberlemek, ezberleri de tekrar etmek ama asla gereğini yapmamak gibidir. Herhangi bir metni yüzünden okuyormuş gibi görünmek ama bu mukabele alışkanlığını sadece görmeyen gözlerde, duymayan kulaklarda bırakmak gibidir. Bu durumda vurdumduymaz hale gelen ruha nüfuz eden ne kalır? Tüm okumalar, ezberlerin tekrarından, suflelerin düşünce evrelerinin kıyısına köşesine uğramadan seslendirilişinden ibarettir.

Zaman sonra sorumluluk hissettiğinden değil de sırf şahsi ihtirasından dolayı istifa eden yetkili (ya da tümden yetkisiz olup kendini yetkili zanneden) birilerini görmek umut vericidir. İstifa sadece bir spor kulübünün üyeliğinden, Yağmur Yüklü Umutlar Derneği gibi bir STK’nın yönetim kurulundan ibaret kalsa bile… En azından böyle durumlarda istifa etme gerekliliğini fark etmek, akla getirmek söz konusu olur. Kendisine yönelik haklı ithamları cezalandırmak ya da bir deftere not almak suretiyle hüküm sürdüğünü zannedenlerde ‘Aa bak böyle bir seçenek de varmış’ diye düşünecek erdem olmasa da belki uzun süre görevini yerine getirmemek dolayısıyla millet nezdinde müstafi sayılmak korkusu peyda olur! E tabii bu çok uzak ihtimaldir ama fakirin ve de mağdurun umuttan başka ekmeği yoktur.

Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu, şimdikiler o kurdun elinden koyunu alıp bir kasaba haraç mezat satar. Postunu da kurda giydirip koyunların arasına salar ki daha fazla koyun aşırılabilsin!