Geri kalmış ya da yoksun bırakılmış toplumlarda, her sıkıntılı durum için akla cezalandırmak gelir. Derhal ve sorgusuz, cezalandırma fikrinin en başında da idam yer alır. Hani böyle bir ceza yöntemi, düşünmeden ‘evet’ denen, azıcık düşününce karşı çıkılması umulan şeylerdendir. Yahut da düşünsel olarak gelişememiş toplumun aklına itina ile idam düşürüldüğü söylenebilir. Bu durum bir nevi ‘çekerim emaneti, sağlarım adaleti’ vandallığının, mafya dizilerinden taşıp sosyolojiye sirayet etmiş halidir. Böyle bir ruh hali; şiddeti, taşkınlığı, kin ve düşmanlığı meşru, hatta mecburi göstermek için her tür iletişim vesaitiyle adeta tedristen geçirilen halkın dönütüdür. Bir neticedir. Coğrafyayı yeniden şekillendirmek emeliyle yola düşenlerin başarısıdır.

     Hem kurulu düzenin adaletsizliğinden, haksız, hukuksuz, mesnetsiz uygulamalarından şikâyet edip hem de o uygulamalar arasında idam hükmünün yer almasını istemek doğrusu herhangi bir insanda bulunmayacak kadar büyük feraset gerektirir! Mevcut uygulamaları can yakan; ihmal, ihlal ve istismarı meşrulaşmış, hukuksuzluğu kanıksanmış bir sisteme güvenip, ondan iyiye, güzele yönelik hareketler beklemek de ayrı bir iyimserliktir. Suçlu olanın mahkemeye bile uğramadığı ama mahpus damlarının da tıklım tıklım doldurulduğu, tam donanımlı hapishanelerle övünen, içinde adalet hariç her şeyin bulunabileceği adalet saraylarının büyüklüğüyle gururlanan atanmışların, idam hükmünü hak edenlere karşı kullanmasını beklemek ise besberrak bir akıl, apaydınlık bir kafa ve nihayet sapasağlam dirayet gerektirir! Nitekim güçlünün hukuku, darağacında sallanan kişilerin kimler olacağını adaletle belirler! Hani tatlıcıdan baklava çalan çocukların yıllarca yatışı; ünlü kara para aklayıcılarının birkaç ayda güle oynaya salınışı gibi… Bir bankanın önünden geçenin, bir gazeteye abone olanın darbe yapacak diye dokuz yıldır yatışı; 12 Eylül ya da 28 Şubat’ta gerçekleşmiş darbelerden nemalananların uzun yıllar iktidarda kalışı gibi… Seçimle işbaşına geldikten kısa süre sonra yerine kayyum atanan belediye başkanlarının aklandıktan sonra görevine iade edilmeyişi; yolsuzluk dolayısıyla görevinden alınan herhangi bir başkanınsa adeta ödüllendirilircesine bir başka göreve atanışı gibi…

     Adaletin, elde edilen mülke temel oluşturmaktan başka bir işe yaramadığını düşünen bir ya da birkaç ayrıcalıklı şahıs, onu yine kendi menfaati, istikbali, istiklali ve dahi istikrarı doğrultusunda tepe tepe kullanır. Çoktan ipotek altına alınmış adaletin kendine yar olmayacağını anlamayan insanlarsa sanki bir lütuf, inayet kabilinden çoktan karartılmış yarınına dair iyilik umar. Sistemin, sistematik hale getirilmiş adaletsizliğin çözümü için önce onun başına çöreklenenlerin bertaraf edilmesi gerekir. Aksi halde iyileştirme niyetine yapılanlar ya da tasarlananlar, katlanılmaz hale gelen zulmün katmerlenişinden başka bir şey getirmez. Herhalde insan evladı, sırf kendisine dokunmadığı için veya kendisine dokunanı fark edemeyecek kadar duyarsızlaştığından, başkalarının acısına mütevazı katkılarda bulunmaktan keyif alır ki olmadık suçlar üstüne el değmedik cezalar tasavvur etmekten çekinmez. ‘İbreti âlem için Sultanahmet Meydanı’nda sallandıracaksın birkaç kişi, gör bak o zaman bir daha oluyor mu?’ hezeyanı, binlerce yıldır bu topraklarda hiçbir yanlışı önlemez. Şimdiki zamandaysa Ayasofya’ya nazır birkaç kişinin sallanışı, çok çok birilerinin elde ettiği gücü berkitir!

     Konuşulmayana gelince… Yedi ay boyunca İsrail’e lojistik sağlayıp her tür ihtiyacını karşılayan, ifşa edilince bu rezaleti sonlandırıp ticareti durdurma kararı açıklayan ama yakıt, çelik ve her daim istihbarat sevkiyatına devam edenlerin, gün gelip devran döndüğünde adil mahkemelerde yargılanıp soykırıma ortak olmaktan hüküm giymelerini bekleyen var mıdır, bilinmez. Bilinen, böyle bir hüküm umanların bu dünyada olmasa da nihai mahkemede pek de sürpriz olmayan neticelerle karşılaşacaklarıdır. Diğer yandan, Yahudi malı sosyal sayfalarında direniş fişekleyip güya suç sayılmasını isteyenler dahi Siyonizm’in suç ortaklarının, işbirlikçilerinin, yardakçılarının ve uygulayıcılarının cezalandırılmasını istemez. Oysa dökülen kana çanak tutanlar, zulmün bölgesel jandarmalığını üstlenenler, bilvesile milletlerin başına atananlar ve göz göre göre mazlum bir toplumun can çekişmesine karşı sair halkların çaresizliğini sağlayanlar da bizzat kan dökenler kadar suçludur. Onlar için idam falan akla gelmez. İdam, gücün karşısında konumlanan muhaliflerin başının belası; güçlünün dönem dönem halkın kucağına attığı, duyguları kışkırtan, sinir yıpratan enstrümanıdır. Hep böyle olagelir; böyle gitmemesi umulur.