Bir deprem yaşanır. Sonuçtur ama geçip gitmez. Kurumları, kuralları, kullarıyla kayıtsız kalıp o zamanlar müteahhit, ev sahibi, belediye sorumlu tutanlar, bugün de gerçekleşen her olaydan belediye sorumlu tutar.  Sorumsuzluk ve başkalarına suç atma, hemen her konuda olduğu gibi halk nezdinde karşılık bulur. Halk, sorumlu olanların sorunlu olduğunu, sorunlu olanlarınsa sorumsuz davrandığını fark etmez. Şimdilerde ihaleleri üstlenip voleyi vuran inşaat şirketleri, depremin mutlak kahramanı olup çıkar. Her meşum olayda mikrofon başına geçen cenaze levazımatçıları yine ölüm oranları bildirir. On il denir, hangi birine yetişilsin denir, ihmal denir; bari bir merkeze yetişilse enkaz altındakilerin tamamı ölüme terk edilmez. Aradan belli bir müddet geçince toplam sayının kaç olduğu bile merak edilmez. Herkes yapması gerekirken yapmadığıyla, yapmaması gerekirken yaptığıyla, yaşaması gerekirken yaşayamadığıyla kalır.

Mesele gerçekleşmiş bir olaya zamanında müdahale edip etmemek kadar basit olsa herhalde üstesinden gelinir. En azından her defasında yapıldığı gibi manipüle edilir, çarpıtılır, tevile başvurulur, geçiştirilir. Ancak bir önceki yaşanan ya da yaşatılanla aradaki mesafe açıldıkça sorun kökleşir. O zaman mevzu üstüne bugüne değin ne yapıldığı, ne yapılmadığı düşünülür. Üstelik vazgeçilmez, anlaşılmaz, kesif, vıcık vıcık harç ve dahi beton sevdasına müptela olmuş mülk sahipleri, yasayıcılar, yürütücüler, olası etkileri, yan etkileri, sonuçları hesaplamamak üstüne sorumlu tutulur. Tutulmalıdır. Heyhat o da olmaz, hem kimin haddinedir!?

Lüzumuna inanarak ve mükâfatını vatandaştan umarak sosyal medya denen şey yasaklanınca asosyal medyanın televizyon unsuru enkaz başına konuşlanır. Tıpkı ortak yayın yaptıklarında devlet kurumlarının ve çoklu çete müteahhitlerinin birbirine yardım vaadinde bulunmak suretiyle gaza getirmeye uğraşıp kısa mesajla vatandaştan para topladığı gibi söz konusu kanallarda enkazdan çıkarılan yaralılar gösterilip cümle yıkıntılar halledilmiş izlenimi verilir. Görüntüleri izleyip teskin olan, muhtemelen işbaşındakiler ve yandaşlarıdır. Zira o an için mağdurun ne barınacak yeri, ne izleyecek televizyonu bulunur. Yardım için çabalayanlarsa ya olay yerinde, ya işinde ya da gidecek malzemenin temini ve tasnifindedir. Hâsılı, TV kanallarından taşan kesif propaganda, sadece basireti bağlanmışları, bir teselli arayanları, ‘Allah benden alsın sana versin’ temennisinde bulunanları bağlar.

Mağdur aileleri bir akrabalarının yanına gönderme yahut yurtlara yerleştirme kararı almakla organizasyon, koordinasyon eksiği giderilmiş olur! Altmışbeş yıl aynı yerde yaşamış dayı bilmem hangi uçak firmasının tahliye için kendisinden ücret almayacağını duyup, elini cebine sokup akıbetinin ne olacağını bilmediği bir şehre doğru yola vurur! Kimin nereye gideceğine, nereye yerleşeceğine, nerede misafir edileceğine dair bir tasnif, bir kararlaştırma söz konusu değilse ve insanlar bulundukları yerden alınıp, ikna edilip, teskin edilip kendisi için tahsis edilen yere götürülmemişse dileyen şuraya doğru yönelsin işareti vermek organizasyon olup çıkar!

Sivil toplum kuruluşu denen şey adı üstünde resmi devlet kurumu değildir. Ancak onların arazide yer alması, yardım etmesi, bir yarayı sarmaya çalışması dolayısıyla yetkilendirilenler vazifesini yerine getirmiş oluverir. Hele de dünyanın dört bir yanından seferber olup olay mahalline gelenlere yönelik ‘bak topunuzu keserim ha’ dayılanması organizasyon denen şeyin en hasıdır! Bireysel gayretlerle, vakıflarla, derneklerle, belediyeler ve de madencilerle insanlar birlik, birliktelik beraberlik oluşturur. Onu koordine etmek adına her birine müdahil olup, sırasında ‘hazzetmediğime bile izin verdim’ falan diyerek kişiler ve kurumlar meşruiyetini pekiştirir. İnsanlar erinde geçinde kendilerinden tahsil edilen deprem vergilerini, yapılan veya yapılamayan harcamayı, sahipsizliğini, zamanında halledilmeyen işleri sorar, sorgular diye umulur. O da olmaz. Yani birlik beraberlik nutuklarının, eksiklerin fark edilip edilmemesiyle bir alakası bulunmaz. Tek yürek olmak suretiyle acılar azaltılmaya çalışılır ama o tek yürek olmak da otoritenin yönettiği, yönlendirdiği, yönelttiği hamasete kurban gider. Bir şey yapılıyormuş izlenimi vermekle gerçekten bir şey yapmak, bir adım atmak gerekliliği itina ile örtülür. İhtiyacı fark eden insanlar seferber olur, vazifesi ihtiyacı gidermek olan ve bunun için çoktan hazır bulunması gerekenlerse her zamanki gibi yeni bir inşaat alanı oluşmasına sevinir. Nerede savaş çıksa oranın inşaatına soyunan müteahhit memleketi, aradan iki yıl geçmiş olmasına rağmen mağdurlarını hala çadırlarda, konteynırlarda yaşatır. Bir de üstüne biz hep buradaydık, zamanında yetiştik hikâyeleri okunmasa…