Yakın Doğu Üniversitesi nin sömestre tatili nedeni ile fırsat

bu fırsat deyip eşimle Ankara ya gittik.

İlk söyleyeceğim söz, 2014 yılının tüm günleri içinde

KKTC de yürümediğim kadar yolu, Ankara da yürüdüm, atmadığım kadar adımı orada

attım, hem de müthiş bir zevkle Girne den Lefkoşa ya kadar olan yolu en az 2

kez yürüyerek gittim ve döndüm.

İlk günün gecesi hamlıktan ayak kaslarım tutuldu. Sonraki

günler hem kaslarım açıldı hem de nefesim. Zaten sigara içmediğim ve düzenli

spor yaptığım için normal tembellik düzeyinin biraz üstünde seyreden

performansım, tabir yerindeyse tavan yaptı.    

 Ankara da

araştırmacı bakışlarıma, dikkatimi çok çeken sayısız olaylar takıldı. Beni en

çok etkileyenlerden bir tanesi insanlarla hayvanların eşit haklara sahip

canlılar olarak Ankara sokaklarını ve doğayı paylaşmaları oldu.   

Kızılay da 4 er şeritlik bulvarı karşıdan karşıya geçmek

için üst geçide yöneldiğimde önümde merdivenleri basamak basamak tırmanan bir

köpeği görmek beni çok şaşırttı. Bir insan gibi merdivenleri çıktı, bulvarı

boydan boya üst geçidin üstündeki yaya yolundan geçti ve diğer taraftan da

aşağıya indi. İşin güzel tarafı bir tek Allah ın kulu da hoşt demedi, tekme

atmadı köpeğe. İtiraf etmeliyim ki şehir içinde insanlarla hayvanların barışık

yaşamasına hem imrendim, hem de hayran kaldım.

Tatilimi geçirdiğim kayınvalidemin evine dönerken sokak

içinde, gerek kaldırımın orta yerinde, gerekse de apartmanların ön bahçeleri

içinde bulunan ağaçların üstündeki nohut büyüklüğünde kırmızı kırmızı meyveleri

yiyen güvercinleri ve serçeleri gördüm. KKTC de bunlara yılbaşı süsü diyoruz

ama bunlar gerçek ağaç büyüklüğünde. Önce uzaktan çektim resimlerini, sonra bir

adım yaklaştım bir daha çektim, sonra bir adım daha, bir adım daha attım ve

çektim resimlerini. Aramızda neredeyse 2, 2.5 metre kaldı ama serçeler hiç

istiflerini bozmadan kırmızı meyveleri yemeye devam ettiler. KKTC de olsa,  bırakın 2, 2.5 metreyi daha 10 metre mesafe

kalmadan uçup gider serçeler. Orada durdum ve yakın çekimle resimlerini çektim

serçelerin. Güvercinlerin ise hiç umuru olmadı. Utanmasalar başıma da

konacaklardı. Belli ki serçeler Ankara da insanlarla dost olmuşlar ve şehir

yaşamına alışmışlar. İçgüdülerini yenmeyi ve insanlardan kendilerine bir zarar

gelmeyeceğini çok iyi öğrenmişler. Ankara da, başka yerlerde olduğu gibi

insanlardan kaçmıyorlar.

Aynı yolun üzerinde dikkatimi çeken bir başka konu da,

apartmanların sokak boyunca devam eden bahçe parmaklıklarının üstüne asılmış,

içinde ne olduğunu bilemediğim poşetlerdi.

Önce bu poşetlerin, içinde ekmek olduğu için günahtır

düşüncesi veya inanışı ile çöp tenekesine atılmadıklarını düşündüm. Bu dâhiyane

fikrime kendimi inandırdım da diyebilirim.

Yolda yürümeye devam ederken, karşıdan gelmekte olan bir

kadın, bana göre yolun sol tarafındaki parmaklıkların üzerine asılı poşetlerden

birini aldı ve çantasına koyarak yoluna devam etti. Biraz arkasında yürüyen

kadın da tam poşetlerden bir başkasına doğru seğirtirken, bu sefer sağ

tarafımdaki 4 katlı bir apartmanın 3 cü katındaki pencerelerinden birisi açıldı

ve kadına seslenerek kendisini pencerenin altına çağırdı. Sonra da yavaşça içi

dolu bir poşeti kendisine attı. Kadın poşeti maharetli bir şekilde yakaladı,

çantasına koydu, teşekkür ederek oradan ayrıldı. Olay çok dikkatimi çekti ama

yörenin yabancısı olduğum ve gelenekleri, görenekleri bilmediğim için hiçbir

şey anlamadım.

Kayınvalideme olayı anlattığımda, bana poşetin içinde

günlük sofradan artmış olan ekmeğin olduğunu, bunların her gün parmaklıklara

asıldığını ve ihtiyacı olanların da gelip aldıklarını söyledi. Gerçekten

mükemmel bir uygulama. Ne ekmekler çöpe gidiyor, ne kimin verdiği biliniyor, ne

de kimin aldığı

Uygulamaya, düşünceye, dayanışmaya ve insanlığa hayran

kaldım. (Günlük siyasi olaylardan fırsat kaldıkça devam edecek.)