Bu yazıyı, başımızın tacı anacığımızı toprağa verdiğimiz akşam yazıyorum. Öğleyin cenaze namazını kıldıktan, defnettikten, gece saat 11’e kadar devam eden tâziyeleri kabulden sonra… Çok zor bir yazı. Beni ancak annelerini kaybetmiş olanlar anlar.

Anam benim! Rabbimin “Rahîm” isminin tecellisini üzerinde görüp seyrettiğim anam! Düşünün, müthiş acılar içerisinde, sancıdan kıvranırken bile bizi düşünüyor: “Oğlum yemek yememiştiniz, aç-susuz beni bekliyorsunuz. Haydi yemek yiyip gelin!”diyor. Zaten o hep öyleydi. Bizim ayağımıza diken batsa, kendisi “ah!” der, kendisi merdivenden düşüp belini kırdığında; “Sakın Burhan’a söylemeyin. Üzülür, okulunu bırakıp gelir, derslerinden kalır!” diyerek bizim üzülmemizi istemez.

Anam benim! Elinden tesbihi düşmez, durmadan zikreder, durmadan duâ eder, geceleri teheccüde kalkar, namaz kılar. Pazartesi, Perşembeleri nafile oruç tutar. Yıllarca Ramazan-ı Şeriften önce Recep, Şaban aylarının tamamını da oruçlu geçirmiştir. Anam benim! Maşallah elektronik beyin gibi bir hafıza var. Bütün akrabaları tanır, çocuklarının isimlerini bilir. Yüzlerce, binlerce isim. Sen bunları nasıl hâfızanda tutuyorsun? Tutar. Sılâ-i Rahime büyük ehemmiyet verir. Akrabaların düğününe, tâziyesine gider. Çocuğu olanlara mutlaka hediye götürür, hastaları ziyaret eder. Anam benim! Beş çocuğuna kol-kanat geren, onlara güzel terbiye vermek için çırpınan, sonra da onların mürüvvetini görmekle mesrur olan, bütün torunlarının kırkı çıkıncaya kadar üşenmeden, titizlikle bakıcılığını yapan, gelinlerine anne şefkatini aratmayan, onları öz kızı gibi bağrına basan, devamlı onların iyiliklerinden bahseden bir Osmanlı hanımefendisi.

Anam benim! Sadece akrabalarının değil, bütün komşularının yardımına koşan, mahallenin “hamarat teyzesi.” Maşallah elinden bir ev hanımının yapacağı bütün işler gelir. Usta bir aşçıdır, icabında temel giysilerini dikecek kadar terzidir, ev ekonomisine katkıda bulunma hususunda bir numaradır. 

Bıkmadığı bir iş var, ibadet. Rabbim nasip etti, 2005 yılında birlikte Ramazan umresine gittik. Kemik erimesi olduğu için dizlerinde problem vardı. Bu sebepten dolayı, “Ana, günde üç tavaf yap, sana yeter! Sair zamanda Kâ’be’yi seyret. Bu da ibadet!” deyince, “Oğlum biz buraya oturmaya mı geldik, haydi gidip tavaf yapalım!” deyip tavaf yapmakta ısrar ederdi. Yine ısrarı üzerine ayrıca bir defa da nafile umre yaptık. Sa’ylerde iki yeşil direk arasında hervele yapacağımız zaman, “Ana, bu direkler arasında koşmak, erkeklere sünnet. Ben şu yeşil direğin yanında seni beklerim!” demiştim. Ama yedi şavtta da ne zaman ben diğer yeşil direğe varsam, bir bakardım ki anam da yanı başımda. “Yahu sen nasıl geldin?” deyince, tebessüm eder, söylemezdi. Meğerse, “kaybolurum!” düşüncesiyle o da ardım sıra koşarmış.

Anam, çizgisinden hiç sapmayan bir “millî görüşçü”dür. Bütün Ümmet-i Muhammed’e duâ eder. Ayrısı, gayrısı yoktur. Ama fikir planında millî görüşçüdür. Sadık ve çok dikkatli bir Millî Gazete “okutucusu”dur. “Okuyucusu” diyemiyorum. Zira, anam ümmî idi. Ancak Millî Gazete’yi alır, torunlarına okutur. Zaten onun sohbet grubuna dâhil hanımların büyük ekseriyeti de Millî Gazete okuyucusudur. Sohbetlerinde Kur’an, hadis, tefsir okurlar. Ayrıca gazetede çıkan dikkat çekici yazılardan da kestiklerini okurlar. O grubun çok sevdiği “hacı teyzesi”dir. Bir sohbete gitmeyince, hemen sohbet arkadaşları kendisini arar.

“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz!” hakikat, bir kere daha tecelli etti. Anam bir hafta hastanede yattı. Derin acılar çekti, ancak bir kere bile şikâyet etmedi. Doktorlar, hemşireler, “Nasılsın teyze?” diye sorduklarında ağzından tek kelime çıkıyordu: “Elhamdülillah!” Devamlı zikrediyordu. Yanında hep Kur’an-ı Kerim okuyorduk. Vefatı esnasında da bizimle birlikte Tekbir getire getire, Kelime-i Tevhidi söyleye söyleye rûhunu Rahmâna teslim etti. İnanın yokluğuna alışamadım. Onun için bütün analara imanlı, sağlıklı, hayırlı uzun ömür diliyor ve bütün evlatlara; “Aman ananızın kıymetini bilin!” diyorum.