İnsan merkezli, mazlumların haklarını savunmayı tüm risklere rağmen sürdüren yönetme anlayışı bugünkü dünya için imkânsız değil. Özellikle İslam dünyasının yenilgi psikolojisinden çıkarak, cuntaları sırtından atabileceği, hak ve halk merkezli yönetimler kurabileceğine inanması gerekiyor. Neden inanması gerekiyor, çünkü mevcut pratikler çoğunlukla algılar üzerinden yürüyor.
Bu algıların başında ‘küresel güçler’ ifadesinde anlamını bulan yanılgıdır. Gücünü propaganda gücüyle elde ettiği algılarla yöneten bir erk var karşımızda. Bu gücün elbette gözlenebilir reel karşılıkları var. Hormonlu küresel yapının gerçek gücü hiçbir şekilde devşirdiği ‘algı’nın ilerisinde değil.
Küresel güç algısının giderek zayıfladığı bir döneme girdik. Dünya artık bu algıyla yönetilemeyecek kadar uyanış içinde. Çok klasik yöntemlerle algıyı yukarıda tutmak istiyorlar. Fakat etkisi oldukça kısa dönemlerle sınırlı.
Güç sahibi otoritelerin geçmiş örneklerinin hepsinin sonları oldu. Yani insan gibi bir kaderleri vardı. Tarih nice otoriter güçlerle tanıştı ancak bir bir yok olup gittiler; Hülagü, Sezar, Stalin, Polpot ve diğerleri.
Küresel dünya tek rengin ve tek kültürün dayatması altında. İngiliz,Yahudi ve Amerika şer üçgeni ve payandaları dünyayı yönetmek için hala klasik yöntemler denemekteler. Birilerinin gülmesi için birilerini ağlatma geleneği devam ediyor. Entrikalar kurarak halkların iktidarını ellerinden alma oyunu. Yorum yapmadan sadece istatistiklere baktığımızda herşey gözler önünde. Örneğin son iki yüz yıl içinde Afrika’nın din, dil ve yönetim demografisine bakmamız yeterli. Kabile kültürü yaşayan Orta Afrika’nın dinleri ve dilleri resmi olarak ikinci planda. Resmi diller Fransızca, İngilizce, İspanyolca… Bu dilleri konuşmak onların tercihi olabilir mi?
Ortadoğu’da ise Afrijka’ya göre daha güncel destabilizasyon var. Bölgenin otoriter rejimleri şeytan üçgeninin gözdesi. Şer ekseni ise demokrasi vurgusu yaparak piyasaya sürdükleri adamların kötü fonu önünde iyi pozlar veriyorlar.
Meşum bir otorite tasallutu altında halkların özgürlüğü sürekli sabote ediliyor. Esed Suriye›nin istikrarsızlaştırılmasında önemli bir yerde duruyor. Suriye, Irak gibi birkaç fedaral yönetim ile parçalanıyor. Bölgede nüfüz sahibi olmaya çalışan yerel bölge aktörleri büyük şer ekseninin onlara açtığı güç devşirme rollerini benimsemiş durumdalar.
Öte yandan manevi dinamiklerle ayakta durmaya çalışan bölgeler istikrarsızlaştırılarak Amerikan yaşam tarzı yani küresel obezite modeline davet ediliyor. Maneviyat coğrafyası insanı, var olabilmek için yokluk, yitirme ve zorlukla mücadele etmek zorunda. İslam coğrafyası kaotik bir bölge olarak 21. Yüzyıl insanına taktim ediliyor. 11 Eylül’ün artçı şokları yeni entrikalarla devam ediyor. Fransa’da dergi saldırısında coğrafyanın heyecanlı gençleri rol alıyor. Yeryüzüne şer ekseninin estirdiği teröre isyan eden heyecanlı gençler çeşitli oluşumlar altında hesap sormaya çalışıyor. Şiddet dilinin İslam dünyası tarafından kullanılması, ‘algı oluşturma’ denilen, artık geçerliği azalan şeytanlığın en önemli aracı durumunda.
TARİHİN YÜKLEDİĞİ MİSYON
Türkiye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika başta olmak üzere İslam ülkeleri arasında farklı bir misyon algısı var. Bu algı giderek farklılaşan, klasik teamülleri aşan bir role dönüşmeye başladı. Parametreler tarihi bir misyona işaret ediyor.
En azından son dönem örneklere bakılırsa, ülke yönetimlerinin genellikle risk almayan bir tutumunun olduğuna şahit olduk. Özellikle bölgedeki haksızlıklara tavır göstermek yerine pragmatik siyaset tercih edildi. Dünyanın geldiği noktada devletlerin varolma yarışında otoriter güç sergileyenler ve onların yanında yer alan bir anlayış var. Bu bir bakıma meşruiyeti tartışılan siyaset zemininde tuhaf durmuyor. Ancak siyaset ahlakını öteleyerek güç yarıştıranların yarınlarda varolması mümkün gözükmüyor.
Küresel şer ekseni İslam’ı şiddet algısıyla dünyaya enforme ederken öte yandan ılımlı yapılara en saygın yayın organlarında açıkça destek veriyor. ‘Ilımlılık’ merhamet anlayışı temelinden hareket etse de, bölgeyi ateşe veren şeytanlıklara sessiz kalma noktasına varıyor. Şer ekseniyle paralel hareket edenler, ümmet sözünü bir kez dillendirmedikleri gibi ümmet aidiyetine dair bir dertleri olmadı hiçbir zaman. Konjonktür zemininde en pragmatik yolları aşındırdılar. Küresel güçlerin çizdiği Müslüman rolünü ucube bir maslahat sarhoşluğu ile oynadılar. Kur’an ve Nübüvvete dair referanslar giderek dar bir aralığa sıkışarak bütüncül bir söylemden uzaklaşıldı. Soğuk savaştan kalma, güçlünün yanında yer alarak ihanetin merkezine oturdular.
Bu yüzden sürekli yenilgi halindeler Allah’ın yardımından uzağa düştüklerinin farkAında değiller. Tüm bu tablo karşısında Türkiye’nin tarihi rolü, bugüne kadar dillendirilen hamasi söylemin dışında bir gerçeklikle karşı karşıya. Türkiye mültecilere kucak açarak, şahsı manevisi ile zekatını veriyor. Tanrısal güçler izafe edilen bugünün sultalarına karşı Hakka dayalı bir duruşu temsil ediliyor.
Bugün artık algı ya da gözdağı adı ne olursa olsun Türkiye›ye karşı kurulan tuzakların baltası samimiyet kayasında paralanıyor. Konjonktür ve tarihin cilvesi böyle oldu. Bir bakıma ‘neye layıksanız öyle yönetilirsiniz’ düsturu gereği bu uyarıyı halkın da üstlenmesi gerekir. İnsan merkezli yeni anlayış daha oksijenli bir dünya için elzem.
Yarınlarda kendi kültür kodlarımızla varolabilmek için bugünden göndereceğimiz bir soluktur bu.