15 Temmuz darbe girişimi sonrasında üstü örtülemeyecek kadar acı gerçeklerle yüz yüzeyiz. Darbe girişimi yeni bir dönemin başlangıcı oldu, olmalıdır da. Şu bir gerçek ki Amerika-Siyonizm emperyalizminin işbirliği İslâm coğrafyasında Müslümanlara nefes aldırmayacak. Aldırmayacak ama bundan sonra ne olacak? Nasıl bir yol tutturmalıyız, neler yapmalıyız, asıl sorunumuz budur.
Amerika ile Batı’nın darbe girişiminin başarısızlığındaki mutsuzluklarına ne demeli? Bunlar biline biline ilişkiler aynı düzlemde sürer mi? Türkiye en zor dönemlerini yaşıyor. Bunu uzun zamandır anlatıyoruz. Dört bir yandan kuşatılmışız. Elimiz kolumuz bağlanmış gibi.
Bu darbe de neyin nesidir, niçin oluyor, ne yapılmak isteniyor, bundan sonrası ne olacak? İster istemez çok yönlü bunları düşünmek durumundayız. Ülkemiz, coğrafyamız, insanımız, uygarlığımız tehdit altında.
Darbe girişimi sürecinde yazdığım ikinci yazımın başlığı “Darbenin Merkez Üssü” idi. sonraki gelişmeler genel anlamda hem haklılığımızı ortaya çıkardı hem de kamuoyu geneli de bu düzleme geldi. Geldi ama ne yazık ki bu konu üzerine yeterince gidilemiyor. Gerek Amerika’nın ve gerekse Batı’nın yüz ifadeleri gerçekleri ortaya koyuyor. Peki, durum böyle iken bu aşk, bu tutku ve bu bağlılık ve bağımlılık sürecek mi? Sorun burada.
Darbenin asıl arka gücü olan Amerika-İsrail düzleminden olaylara bakmada yarar var. Yaşananları onlarsız düşünemeyiz.
15 Ağustos 2016 tarihli Hürriyet gazetesinde Cansu Çamlıbel’in ABD, eski Ankara Büyükelçisi James Jeffery ile bir söyleşisi yayımlandı. Bu söyleşi gerek Amerika’nın ve gerekse Avrupa’nın psikolojisini ve tutumunu çok iyi açıklıyor. Darbe, öncesi ve sonrası ile ilgili önemli ipuçları veriyor. Çok şeyi bildikleri de anlaşılıyor. Şöyle ki: “Benim bildiğim kadarıyla Gülen hareketi ordu içine epey sızmıştı. Zaten polis ve yargıya da sızmalar daha önce gerçekleşmişti. Bunlara Türkiye’de görev yaptığım yıllarda şahit oldum. Özellikle Balyoz soruşturmasında, Hakan Fidan ifadesi alınmaya çalışıldığında ve 2013’teki yolsuzluk davaları sırasında bu durumu tespit ettim” diyor. Ne kadar ilginç değil mi? Çok önceden Gülen tarafından devlete sızmaları görüyorlar. Dikkatle de izliyor. Demek ki bir bakıma bu bilgi bir bağ ilişkisini de getiriyor. Yoksa onlar bu girişimden rahatsızlık duysalar anında deşifre ederlerdi. Durumu iyi gözlemiyorlar ve onları kendileri için bir araç olarak kullanabiliyorlar. Üstelik aşama aşama yaşanan olaylarla ilgili de bilgi sahibidirler. Nasıl mı, bu sızmayı bir tek onlar fark ediyor. Üstelik önemli olayları deşifre edebilecek bir konuma geliyorlar. Bu, Gülen’in gücü mü, yoksa bir başka güç mü? Sonuçta Sayın Cumhurbaşkanı bir “üst akıl”dan söz etmeye başladı.
Türkiye kamuoyunun Amerika hakkındaki olumsuzluğundan elbette rahatsızdırlar. Bunu da şöyle açıklıyor. “Türklerin kendilerine ‘yalancı’ gözüyle baktığını hisseden Amerikalılar Türklerin haklı olabileceği ihtimaline bakmıyorlar bile. Herkes Erdoğan’a kızgın çünkü bizi iyi idare etmiyor diye.” Burada iki önemli vurgu var. İkincisinden başlayalım. Türkiye’de herkesin Erdoğan’dan nefret ettiği. Demek ki belli bir kesimi herkes olarak görüyorlar. Eğer darbe gerçekleşmiş olsaydı “nefret eden herkes” gibi bir neden onları için yeterli olacaktı. Birincisi de Türklerin Amerikalıları yalancı olarak görmesini Amerikalılar hiç de iplemiyorlar ve umursamıyorlar.
Amerika Erdoğan’dan rahatsız. Onu da şöyle dile getiriyor. “Erdoğan da kafasında ne eserse onu yapıyor ancak duymak istediği şeyleri söylemiyor. Bu da Washington’daki insanları çok kızdırıyor. Ben son birkaç yıldır Obama yönetimindeki üst düzey kişileri Türkiye ile nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiği konusunda bilgilendirmek için büyük zaman harcadım.” Buradan çıkardığımız sonuç şudur. Amerika Sayın Erdoğan’ı gözden çıkarmış. Darbeyi desteklemesi ya da sessiz kalması göz ardı edilemez. Erdoğan’ın onların istediği kurallarına uymadığını ihsas ediyor. Darbenin haklılığını ileri sürüyor dolaylı olarak.