İnsan gerçekten garip bir varlık. Bilinçte kalmayı, şuurla odaklanmayı nedense kendine pek yediremiyor. Oradan hızla uzaklaşıyor. Sorunlu alanlar bir tarafa, en güzide işlerini dahi alışkanlığı pahasına harcıyor, kolaylaştıracağım diye zorlaştırıyor.
Bilinç, alışkanlıkla ters orantılıdır. Alışkanlık arttıkça bilinç düzeyi azalır. Günlük işlerimiz, çalışma düzenimiz, insani ilişkilerimiz, ibadetlerimiz vesaire hep “bilinç” ve “alışkanlık” arasındaki mücadelenin serencamı ile geçer. Kötü diye kaçındıklarımız bir tarafa iyi diye peşinden koştuklarımız hep alışkanlık engeline takılır ve yozlaşır.
En sorunsalı ise bilinçte kalma alışkanlıklarıdır. Şuurlu olmak için biriktirilen alışkanlıklar en çıkılmaz sokaklardır. İnsan en kötü bağımlılıklardan, günahlardan, çetrefilli duygulardan bir şekilde kurtulur da bilinçte kalmak için tutunduğu alışkanlıklarından kurtulamaz. Çünkü en masum hazdır, bilinçsiz bilinçliliklerimiz.
Oldum olası anlayamamışımdır “kitap okuma”, “terennüm etme”, “tefekkürde derinleşme”, “muhabbet etme” alışkanlıkları gibi bilinç için çıkılan yolda kudretin kısırlaştırılmasını. Ahlaka “güzel” sıfatı nispetinde getirilen “çirkin ahlak” tanımı da bu minvalde bir sapma olsa gerek. Yoksa ahlaktan çirkinlik nasıl sadır olur ki? Nasıl en büyük erdemler bir çırpıda “hiç” sayılır ki? Alışkanlık işte.
Yani aslında mesele “bilinçte kalma” bilincinde yani “bilmeyi bilmede”. Alışkanlık ile söylediğimiz süslü cümlelerimiz, mesaj verici twitlerimiz, Facebook paylaşımlarımız, aforizmalar üzerine inşa edişmiş iddialarımız bizi nereye götürüyor. Gerçekten biliyor muyuz? Hakikatin peşinde miyiz yoksa “mış” gibi hayatların içinde enayice gölgeleniyor muyuz? Ahh, diyerek devam etti sözlerine Taaccüp Efendi, “Hikmetli sözler, hikmetsiz insanların ellerinde.”
Mesele şahsı nazarımızda kalsa yine iyi. Fakat çağın prangaları o kadar ağır ki yekûn olarak bile yürüme imkânı vermiyor. Kapitalizm mi desek, konformizm mi; ideolojik tahakküm mü desek, siyasal kıskaç mı; dayatılan yaşam endüstrileri mi desek, din tacirleri mi bilemedim. Bildiğim bir şey var, o da maruz da kalsak hiç birinin köşeli taşlarına alışmamak gerektiği ve asıl “bilinçte kalmanın” ulvi olduğu.
Kur’an’da şiddetle üzerinde durulan “atalar dini” ifadesi tam da konumuzla ilgili. Kendinden öncekine körü körüne bağlanana ve alışkanlık geliştirene getirilen “bilinçte kalma” vurgusu İslam’ın inançta dahi aklı egemen kılma anlayışından ileri gelir. Başka bir ifade tarzı ile hakikat arayışında en kaprisli engeldir alışkanlıklar. İman da bile bayağı sayılmış taklidi alışkanlıklar. İnsan iman dahi olsa zanni, yakini yahut hakikisi varken alışmamalı, kendini bilincin dışına atmamalı.
Buradan bir yanlış anlaşılmanın önüne şimdiden geçmek lazım. Söylenenlerden insani olan her şeyi yıkmak lazım, şüphe ile yaklaşmak lazım, kafamıza uymayanı itmek lazım anlaşılmamalıdır.
İnsanın tekâmülü beden ile değildir. Tekâmül zihin ve gönül olgunluğu iledir. Örneğin kültürel, hukuki yahut herhangi bir alanda insan öncelikle bir şeyi en basit düzeyde bilir (öğretilir) ancak malumat sahibi değildir. Sonra malumat sahibi olur ancak kavramaya müsait değildir. Sonra kavrama düzeyi artar ve meselede derinleşerek şuur sahibi olur. Bilince gelir. Artık alışageldiği için, ilkokulda kendisine öğretildiği için, ailede yapılageldiği için bir şeyi yapmaz. Meselenin özüne iner ve aklıselimi tadar. Alışmaz. Çünkü bilir ki alışmak lezzeti öldürür.
Diğer yandan insanların genellikle aile geleneğini koruma eğiliminde olduklarını görürüz. Çünkü temel düzeydeki kişiler yanlış da olsa hâlihazırdaki dünyalarının yıkılmasını kolaylıkla istemezler, yıkılması şüphesinden oldukça rahatsız olurlar. Özellikle gençler, günümüzde sosyal ve siyasal sorumluluklarını maalesef tehir ediyorlar. Örneğin yapılan araştırmalar bizlere seçimlerde aile eğilimlerine sadık kalındığını gösteriyor. Babanı sev, düşüncesini önemse, araştır. Ama onu alışkanlıkların için kullanma. Hem kendine hem babana yazık! Ayağına bir pranga da kendin takma.
Peki ya aklıselim… İnsanı rahatsız eden de bu zaten. His kaybı riskinden dolayı bilinç kaybını yeğliyoruz. Bilinci öteliyoruz. Korkuyoruz… Bundan dolayı “korku alışkanlıklarını” yöneten “korku imparatorluklarına” şahit oluyoruz. Böylelikle insan, hayatta kalma korkusu yüzünden yaşama hakkından, gerçekle yüzleşme korkusu yüzünden düşünme hakkından, şüphe korkusu yüzünden inanma hakkından, rızık korkusu yüzünden emek hakkından, güven korkusu yüzünden rıza hakkından, zulüm korkusu yüzünden adalet hakkından oluyor.
Velhasıl köle ruhlu insanlar olmayacağız. Alışmayacağız...