“Muhakkak ki Allah, akrabaya yardımı emreder.” “Ölülerinizi hayırla yadedin.”

Dostluk… Akrabalık… Vefa… Arkadaşlık… Üzerimizde emeği ve iyiliği olan kimseler… Bütün bunlar, tabi ki Allah Celle Celâlühû ve Fahri Kâinat Efendimiz tarafından tavsiye ve emir buyrulan güzel huylar. Fakat her zaman, sureti haktan görünen şey hak mıdır?



1. Ailemize ve akrabamıza karşı olan görevlerimiz, onların diğer insanlardan üstün olmalarından değil; onlarla fazla hukukumuz olmasındandır. Akrabamız, aynı zamanda din kardeşimiz, dostumuz ve komşumuzdur. Buradaki ilişki sayısı, onlara karşı görevlerimizi arttırmaktadır.

2. İyilik ve tebliğ, tüm insanlaradır. Burada akraba ya da mümin olmayan ayrımı yapılmaz. Düşmana karşı bile bir hukuk ve yapılması gereken iyilikler vardır.

3. Ancak mesele, hakikat ve adalet olduğunda, durum değişir. Tabi ki iyilik kavramı, çok geniş anlamları ifade etmektedir. Fakat bu ayet-i kerime nazil olduğunda; İslam düşmanı olan amca Ebû Leheb’e ya da yine Efendimizin kâfir olan damadına iyilik ve merhamet şeklinde anlaşılmamıştır.

4. Yani dost, akraba ve veli ile kastedilen ilk anlam; aynı değer ve doğruları paylaştığımız kimselerdir. Yoksa bize düşman olanlar değildir.

5. Tabi ki adaletten şaşamayız ve düşmanımız dahi olsa kimseye zulmedemeyiz. Burada kastettiğimiz ayrıcalık; müsamaha ve dostluk anlamındadır.

6. Yani özetle dostluk ve akrabalık; karşımızdakinin bize zulmetmesine razı olmamızı veya hakkımızı müdafaa etmememizi gerektirmez. Zira hakikat ve adalet ile hakların müdafaası, her türlü ilişkinin önünde ve üstündedir.

7. Bir başka ifade ile; “dostum”, “baba dostu”, “büyüğümüz”, “üzerimizde çok emeği var”, “geçmişte güzel şeyler yaşadık” gibi hiçbir bahane; hakikati söylememize, hakkımızı müdafaa etmemize veya adaletli davranmamıza engel olamaz.

8. Zaten ayet-i kerimede; Allah’ın düşmanları ile dostluk etmek yasaklanmıştır. Dostluğun yasaklanması, insani ilişkilerin kesilmesi veya adaletten ayrılma anlamına gelmemektedir. Ayrıca hadis-i şeriflerde; hakikate ve adalete aykırı işlerde küsmek ve mesafe koymak, meşru görülmüştür. Yine küsmek, mesafe koymak da diğer hak ve görevlerimiz ihmal anlamına gelmez.

9. Diğer taraftan akrabamız, dostlarımız ve ailemizin; bizi hakikat ve adaletten ayırma tehlikesi taşıdığını da unutmamak gerekiyor.



10. Ölülerin arkasından konuşma hususu da yine ifrata kaçılan meselelerdendir. Buna göre hakikat ve adalete aykırı işleri ifşa etmek, meşrudur. Özellikle burada toplumu ve diğer değerlerin menfaati söz konusu ise, kusur ve ayıpları ifşa etmek zorunlu hale gelir.

11. Hadis-i şerifte, her ölünün arkasından konuşulmaz denilmiyor; “ölüleriniz” diyor. Yani hak ve adalet bildiğimiz şeylere uygun, değerlerimize ihanet etmemiş, temel ilkeleri çiğnememiş kimselerin onurlarını muhafaza edin; sırlarını ifşa etmeyin buyruluyor. Yoksa temel değerlere ihanet etmiş, toplumun aleyhinde olmuş, genel maslahatlara aykırı iş yapmış ve bunda ısrar etmiş; hakikat ve adaleti çiğnemeyi adet haline getirmiş ve bu hal üzere ölmüş kimselerin arkasından konuşmak vebal değildir.

12. Fakat yine de bunları dedikodu mesabesinde değil de ehil insanların, ibret ve ikaz maksadıyla uygun bir lisan ile anlatması gerekiyor. Yoksa herkesin, her şeyi, her yerde söylemesi; yanlıştır ve ikaz/tavsiye/tebliğ kapsamına girmez.

13. Peki ya tevbe etmişler ise? Tabi ki tevbe, geçmişi siler. Tevbe edilen kusur, dillendirilmez. Ama ortada bir kul hakkı ya da başka bir bedel var ise bunun ödenmesi gerekir. Yani birinin tevbe etmesi, ona hakkımızı helal edeceğimiz anlamına gelmez. Hak bakidir. Borç ödenmeli; zarar tazmin edilmelidir.


Güzel şeylerin hiç mi hatırı yoktur?Evet yoktur. Şayet adalete ve hakikate aykırı ise, hiçbir şeyin ehemmiyeti yoktur.

Allah; hakikat ve adalete aykırı olan her işi siler, imha eder. Zaten her şey fani değil midir? Dostluklar ve düşmanlıklar bile!
Çünkü dostluklar ve düşmanlıklara sebep olan şeyler de fanidir.

Geriye sadece dünyada hayır işler; ahirette de Allah’ın adaleti kalacaktır…