Epeydir kayıplar veriyoruz. İhlas, erdem ve iyilikseverliğimizden kaybetmekle kalmadık, bir de bize sunulan derme çatma hayat tarzlarını savunur hale geldik. Aile içi bütünlüğümüzü, dostlarımıza sadakatimizi, yoksullara desteğimizi, gece vakitlerinde Allah’a yakarışlarımızı, hatalarımızdan tövbe ile dönüşümüzü, yüzümüzdeki tebessümleri kaybettik.
Ağlayanın gözyaşını sildiğimiz mendilleri, yaşlının elinden tuttuğumuz kuvvetimizi, gece boyunca duaya durduğumuz mazlumları ve bütün duyarlılığımızı kaybettik… Ve şimdi bu kayıplar ülkesinde çare aramaktan başka seçeneğimiz yok.
Aramızdan öyleleri var ki, onlar, Allah’tan başka herkesi memnun etmek isterler ve hayattan beklentileri sırf maddiyata dayalı sığ amaçlardır, giyim kuşam ve yaşam tarzlarıyla ötekilere öykünürken, bir gün ölümle yüz yüze geldiğimizde ahrette de bir yerimiz olsun düşüncesiyle biraz da maneviyata yönelim gösterirler. Kayıplarını kazanç olarak gördüklerinden ayaklarının kaydığını görmezler bile. Beyinlerindeki kompleks duygusu dış görünüşlerine, yaşayışlarına dünya görüşlerine hal ve hareketlerine yansımıştır. Komplekslerine tapar, ibadetleri taklit, duaları nefislerinin talepleri üzerine kurulur. Görmezler, göremezler, görmeyi asla istemezler. Çünkü görme yeterliliklerini de kaybetmişlerdir.
Allah ve melekleri, ruhlar aleminde de yüce elçi ve dostları bu halimizi seyrederken bizler, acizliğimizi dile getirmek ve kınayıcılardan çekinen ürkek tavırlarımızdan sıyrılmak istiyorsak ruhumuzu sarmalayan, kompleks çemberini aşmalı ve tutsağı olduğumuz kör taklidin esaretinden kurtulup, kayıplarımızı geri kazanmalıyız . Nasıl olur demeyin! İsterseniz olur. Zira kayıplar arttıkça bizler kendimize yabancılaşıyor ve bir başka diyarın insanları oluyoruz.