Her çağda ve her dönemde adalet kavramı dillerden düşmez. Dillerden
düşmez zira her fert ya kendisine ya da topluma karşı adil olunmadığından
yakınır. Adil olunmadığından hareketle de kendine, çevresine ve topluma karşı
yapılan adaletsizlikler karşısında hak arama mücadele ve kavgasını verir.
Fertlerin adalet arama mücadelesinde karşılaştıkları
sorunlar da göz ardı edilemez. Kendilerine ve topluma yapılan haksızlıklar ve
hatalar sebebiyle hak arayışında sınırları aştıklarından hem başkalarının
haklarına tecavüze hem de yaptıkları mücadelenin kendi boyutlarını aşması
nedeniyle yeni haksızlıkların çıkmasına neden olunmaktadır.
Dünya kurulalı beri insanoğlu yerküreye ayak bastığı andan
itibaren adaletsizlik hükümran olmaktadır. Önce adaletsizliklerin temelinde
neler yatmaktadır buna bir bakalım. İnsanlar ve ülkelerde adaletsizlik neden
kol geziyor
Kâinatı yoktan var eden yüce yaratıcı Rabbimiz malum olduğu
üzere insanlara peygamberler göndermiş ve din kurallarına uyulmasını
emretmiştir. İlk peygamber Hz. Âdem (AS.)’ı tanımayan İblis kıyamete kadar
insanları yoldan çıkaracağını belirtmiştir. Yüce Yaratan da insanlara şeytana
karşı güçlü bir silah olan besmeleyi; yeryüzüne indirilmiş hak dinin ahkâmına
ve peygamberlerine uyulması emrini vermiştir. Yüce Mevla, insanoğlunun İslam
nizamına uyduğu, yoldan çıkmadığı sürece, salih bir mümin, halis bir kul olduğu
takdirde ebedi saadete ereceğini müjdelemiştir. Fakat insanoğlu bir kalp ve
beyin taşıyor. Beyin başka kalp başka dediği sürece doğru yolu bulmakta
zorlanıyor, çaresiz kalıyor; egosuna, nefsine yenik düşüyor. İmanın ölçüsü de
kalp ve beynin birlikte kabul etmesi ve teslimiyettir. Hz. Mevlana iman ayırt
etmektir, demektedir. İnanmayan insan doğruyu kabulde ya zorlanıyor ya
kendisine hiç dert etmiyor ya da hayvani bir yaşam tarzını benimsiyor. Böyle
olunca da Allah’ı inkâr ediyor, inananlara düşman kesiliyor ve savaş açıyor.
Adaletsizliğin çıkış noktasında inanan veya inanmayan insanlarda Allah (CC.)’ı
inkâr kadar Allah (CC.)’ın indirdikleriyle hükmetmeme, bilerek veya bilmeyerek
açık ve gizli şirke girme durumu vardır.
Adaletsizliklerin temelinde genelde İslam ve imanın
şartlarına uymamak yatmaktadır. Özelde de yine bu söylemle bağıntılı olarak
çocukların helal ve haramı ya yeterince öğrenmeme veya öğrendiği halde üzerine
düşmeme, önemsememe gibi vahim hatalar yatmaktadır.
İnançsız insanlar imanlı insanlara saldırıyorlar. Her türlü
adaletsizliği yapıyorlar. İçinde bulundukları davranışlar ve yaptırımları
kendilerinde bir hak olarak görüyorlar. İnanan insanlar da tam bir teslimiyet
içinde bulunmadıklarından yaşanılan haksızlıklara isteyerek veya istemeyerek
katkı sağlıyorlar.
Yapılan adaletsizliklerle ilgili çevremizde ve dünyada olup
bitene bakmak kâfidir. Ateistler ateistliğini yapıyor ama Müslümanlar ise
Müslümanlığını yapmıyor, yapamıyor. Kaos, zulüm ve yıkımlar insanın kendini
bilmemesinden zuhur ediyor Zira kendini bilen, nefsini bilen insan Rabbini de
bilir.
İnsan nerede olursa olsun, hangi mevki ve makamda bulunursa
bulunsun yeryüzüne Allah(CC.) tarafından yaratıldığını unutmamalıdır. Görevini
düzgün, doğru ve iyi bir hal içinde yapmalıdır. İnsanlara ayrım yapmak
adaletsizliği ortaya çıkarır. Doğu düşünme ve doğru hareket etme eğiliminde
bulunmayan insanoğlu hep kendi doğrularına inanmış ve kendi doğrularının
peşinde gitmiştir.
Adaletsizlik batı dünyasında olduğu gibi doğu da vardır.
Ancak batı doğuya göre daha vahşidir, daha suçludur, daha zalimdir. Doğu ise
batının çirkin yüzüne karşılık kendine bir çeki düzen verememiştir. Asli
hüviyetine dönememiştir; Asr-ı Saadet dönemine bakıp Hz. Muhammed (SAV)’ın
Risâlet’ini kendine gaye edinememiştir. Peygamberimizin veda Hutbesine sadık
kalamamıştır. Sadık olanlar, asli davayı kendine dert edinenler; bir mümin
kardeşinin en ufak bir yarasını kendi ruhunun derinliklerinde duyanlar fani
âlemde muhakkak karşılığını görmektedirler. Asil ve ulviyetle donanmış,
riyakârlıklardan azade her devirde doğru yaşamaya, dik durmaya; haksızlıklara
karşı başkaldıranlar manevi havanın sirayeti ve paylaşımında kuşkusuz çok
önemli bir paya sahiptirler.
YAZARLARA DA ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞÜYOR
Adaletin sağlanmasında yöneticilerin sorumluluğu pek
büyüktür. Zira torpil denilen habis ur insanlara marazi bir hal olarak sirayet
etmiş durumdadır. İşe alınmada, görev ifa etmede toplumun işleyişinde iyi
niyetle hareket edilmemesi toplumu fahiş hatalar çarkının dişlileri arasında
öğütüyor. Bu sebeple cemiyet hayatı önemli bir buhran yaşıyor, bu nedenle
ferdiyetçilik her alada galip geliyor, bundan dolayıdır ki insanlar hayat
mektebinden bir çıkış kapısı, bir çıkış yolu bulamıyor!
Ahlaksızlık ve rezillik almış başını gidiyor ve buna kimse
bir dur demiyor. Ahlaksızlıkta sınır tanınmamasında pek becerikli görsel
medyanın rolü küçümsenemez. Yetmiş milyon insan yorgun argın akşam eve gelip de
televizyonu açtığında yeni bir dünya düzeninin içinde kendini buluyor. Seksenli
yıllarda Brezilyadan dizi ithal eden Türkiye izlediği pembe dizilerden çok
şeyler öğrendiği su götürmez bir gerçektir. “Yalan Rüzgârı”yla başlayan
dizilerde ülkemizin sürekli dizi patlamalarıyla üç kıtaya dizi ihraç etmeye
başladığımızı sevinç duyarak öğreniyoruz (!) Ne büyük bir aşama, ne büyük bir
gelişme! Milletin vicdanını, şefkatini, alçak gönüllülüğünü çaldılar yerine
çözülemeyecek bin bir denklemli hırs, ihtiras, kapris, şehvet duygularıyla
sulandırılmış bir hayat bıraktılar. Mahremiyet denilen, iffet denilen halis
güzellikler reyting ve batıni bir yaşama uğruna heba edildi!
Bütün bu nahoş ve olumsuz gelişmelerde Milli ve İslami
sanata yönelmeme kadar yazarların bir araya gelememe kolektif hareket edememe
gibi nedenlerin kuşkusuz payı çoktur. “Sağdan sanatçı çıkmaz” gerçeğini kabul
etmek bu alanın art niyetli kişiler tarafından doldurulması anlamına geliyor.
Kendi sanatçısını yetiştiren bir zihniyet kabul edilmelidir ki kendi izleyicisi
bir yana bütün izleyicileri kapsama altına rahatlıkla alır. Tek tük sinemada
Millilik kavramını savunan yönetmenle sahneye ve ekrana sahip çıkılamaz.
Toplumun bilinçlenmesi noktasında yazarlara da önemli
görevler düşmektedir. Son yıllarda İslami duyarlılıkla yazılan çizilen eserler
çoğalmasına karşılık İslami edebiyat alanında bir toparlanmadan söz etmek
mümkündür. Çoğalan yayınevleri, gazeteler, dergiler, televizyonlar (var ise
şayet!) ve özellikle de okuyucular kendi yazarına sahip çıkmalıdır!