Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin kapısında beklemeye başlatanlar zaman içinde siyasi bakımdan değişti ama amaç değişmedi. Her fırsatta AB Türkiye için ulaşılması gereken hedef olarak gösterildi. Bu yaklaşım bir dönem toplumun çoğunluğu tarafından da maalesef doğru gibi kabul edildi. Ancak, AB ile ilişkilimizin başlamasından, ulaşılması gereken hedef olarak ilan edilmesinden bu yana 60 yılı geçmiş olmasına rağmen beklediğimiz kapılar açılmadığı gibi sürekli olarak ülkemize ev ödevleri verildi. Bizde bu ödevleri yerine getirmeye, daha doğrusu yaptığımız ödevleri verenlere sunmayı sürdürdük. Ne var ki, ödevlerin arkası hiç kesilmedi. Bir süre sonra baktık ki, bizi aralarına almaya hiç niyetleri yok. Ancak bunu yüzümüze de resmen söylemiyorlar. Bir takım ikinci, üçüncü sırada bulunan AB yetkilileri, “Türkiye bir Müslüman ülke. Aramıza almamız mümkün değil” şeklinde açıklamalar yaptılar. Almaya niyetli olmadıklarını ifade ederlerken aynı zamanda ödev vermeyi de sürdürdüler. Bu ev ödevleri üzerinde düşünüldüğünde görülen gerçek, her alandaki anlayış ve uygulamamızı onların anlayışına göre yeniden tanzim etmemiz isteniyordu. Yani, bizi biz olmaktan çıkarmanın peşinde olduklarının bilinmeyen bir yanı kalmamıştı.

Türkiye olarak AB ile ilişkilerimizi gözden geçirmek, hatta üyelik sevdamızdan vazgeçmemiz gerektiği düşünülmedi. Bu yapılmadığı gibi toplumun sosyal yapısını değiştirmeye yönelik bir takım hukuki düzenlemelerde gündeme geldi ve gerçekleştirildi. Kısacası, AB’nin Türkiye’yi aralarına almayacağı kesinleştiği gibi bizi biz olmaktan çıkartıp kendilerine benzetmeye çalıştıklarının da gizli bir yanı kalmadı. Böyle olunca da ülkemizde bir takım AB’nin arsız âşıkları bir takım istekler sıralamaya, bu isteklerini insan hakkı gibi takdim etmeye başladılar. Gazetemizin dünkü birinci sayfasında bir manşette, diğeri de manşet üstünde yer alan haberler dikkat çekiciydi. Manşet üstünde yer alan haber, “Rumlar çizgiyi aştı” başlığı altında verilirken içeriğinde kısaca şöyle deniyordu:

“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı unutarak, Türkiye’ye karşı sözde soykırım iftirasında bulundu.”

Haberi okur okumaz 1974 yılı ve Barış Harekâtı günleri ile birlikte Erbakan Hocamın Kıbrıs’ın tamamını alalım ondan sonrasını masada görüşürüz yaklaşımını hatırladım. Ancak, o günlerde de etkili olan AB âşıkları bunu engellemişti.

Şimdide manşette, “Yasalarımız Avrupa Birliği’ne uyarlanınca Diyanet İşleri Başkanı’nın sapkınlığı eleştirmesi de suç sayılır oldu” üst başlığı altında yer alan, “CÜRETİ ABLERİNDEN ALIYORLAR” başlıklı haberde AB’nin kapısı açılsa bile bu kapının arkasında Türkiye’yi çıkmaz bir sokağın beklediğinin açık göstergesiydi.

Kısacası, geçmişte uzun yıllar AB alkışçılığını bırakmamış olan sağ iktidarların yerini bugün AK Parti iktidarının almış olması insanı gerçekten rahatsız ediyor. Kaldı ki, bugün AK Parti saflarında siyaset yapan pek çok siyasetçinin geçmişte bizim gibi düşündüklerini de biliyoruz. Böyle olunca insan bu tür gelişmeleri anlamakta zorlanıyor. Aslında biz anlamakta zorlanmıyoruz da bu eski dostları incitmek istemiyoruz. Ancak, AB’nin Türkiye ile ilgili düşüncelerinin dostça olmadığını biliyoruz da acaba bu kapıda beklemeyi hâlâ içlerine sindirenlerin bir kabahati yok mu diye sormadan edemiyoruz.