Beyazıt Camii ile özdeşleşmiş bir “hocaefendi” idi. Beyazıt Camii, Sahaflar, Çınaraltı ve İstanbul Üniversitesi... Bir zamanlar özellikle cami merkezli bu dört unsur birbiriyle öylesine özdeşleşmişti ki İstanbul’da veya İstanbul dışında olup da mürekkep yalayan her kişi mutlaka bu yerlere uğrar her birinden nasibini alırdı.
Sahaflardan eski ve yeni çıkan kitabı alır, camide namazını kılar, Çınaraltı’nda çayını içer ve üniversitenin tarihî kapısını seyrederken tarihin derinliklerine dalar gider. Üniversite anfisini aratmayan akademik sohbetlerin en koyusu burada gerçekleştirilirdi. Burası aynı zamanda “buluşma” noktasıydı. Birçok romana, hikâyeye ve yazıya da konu olmuştur buralar!
Özellikle öğrencilik yıllarımda vakit namazı fazla olmasa da Beyazıt Camii’nde Abdurrahman Hocaefendi’nin ardında epey cuma namazı kılmışımdır. Bilhassa üniversite gençliğinin iştirak ettiği cuma namazlarında camide yer bulmak oldukça güçtü.
Abdurrahman Hocaefendi hutbeye çıktığında, başında beyaz sarığı ve üstünde beyaz cübbesiyle etkileyici bir duygu yaşatıyordu insana! Ardından, yüzüne oldukça yakışmış ve nuranîlik veren beyaz ve oldukça mûnis sakalıyla “işte olması gereken hoca bu!” dedirtiyordu.
Minbere çıktığında da görünüşüyle, duruşuyla, hitabetiyle “müstesna” bir hocaefendi olduğunu ve hiçbir şeyin zorlama olmadığını söylüyordu lisân-ı haliyle! Böyle bir hocaefendinin görev yaptığı bir ortamda ibadet etmekten dolayı mutluluk duymamak mümkün değildi. Herhalde “imam”ın bir camide, niçin bu kadar önemli olduğunu görmek ve anlamak için Abdurrahman Hocaefendi’yi tanımak gerekiyordu.
Hocaefendiyi, çok küçük yaşta olduğum için pek hatırlayamadığım bir sebeple evine gittiğimizde de yakından görüp tanımıştım. Daha sonraki yıllarda da bazı dostlarım tarafından davet edildiğim, çeşitli hâfızlık merasimi dolayısıyla katıldığı icazet merasimlerinde de yakından görmüş ve de sevmiştim. İnsan ilişkileri açısında insana güven duygusu veren bir kişiliği sahipti. Her şeyden öte, kelimenin tam anlamıyla “vakur” bir insandı.
Hocaefendi ile ilgili, benim gördüklerimi, duygularımı destekleyen ve doğrulayan bir olayı yeni öğrendim. “İyiliklerin paylaşılması” adına onu buraya not düşmek istiyorum. Hocanın yakınında bulunan birçok insanın bildiği bir hadise olduğunu söyledi bana anlatan kişi! 1950’li yıllarda yaşanmış bir olay! Hac yasaklarının kalktığı bu yıllarda, “paralı bir kişi” hacca gitmeye karar verir. Okuyuşuna hayran olduğu Abdurrahman Hoca’yı da yanına almak ve onunla birlikte olmak için hocayı ikna etmeye çalışır. Sonunda hocaefendi, onunla birlikte hacca gitmeye “evet” der.
Çıkarlar yola… Otobüsle epey bir yol aldıktan sonra “paralı kişi”, hocaefendinin yanına varıp, “Haydi hocam! Bir aşr-ı şerif okuyunuz” der. Hocaefendi, kendi iradesi dışındaki bu talebi, kendine yakışan bir nezaketle savsaklar! Mekke’de de bu şahsın benzer densizliklerine muhatap olur! Bu “paralı kişi”, çevresindekilere de hocaefendiyi hacca kendisini getirdiğini, masraflarını kendisinin karşıladığını böbürlenerek anlatır. Bu sözler hocanın da kulağına gider. “Yâ sabır” der hoca!
İstanbul’a döndüklerinde hocaefendinin ilk işi Teşvikiye’deki evini satmak olur. Sattığı evin parasını da alır ve doğru o “paralı kişi”ye götürür ve “Buyurunuz, bu benim hac param. Bu parayı alın, haccımı bana verin!” der. Adamın özür dilemesine rağmen, söylediklerine hiç iltifat etmez ve “Hocaefendiyi hacca ben götürdüm” deme lüksünden o “paralı kişi”yi azleder.
Bu hadiseyi öğrenince hem Abdurrahman Hocaefendi adına, hem de bir müslüman olarak kendi adıma çok sevindim. Çünkü müslümanın, hele de cemaatin önüne geçen “hoca”nın bir haysiyeti vardır. Hoca, bu haysiyetini “korumak” zorundadır.
Üç beş günlük dünyada, üç beş kuruş için takla atanların var olduğu bir ortamda böylesine yürekli, haysiyetli dik duruşlara ne kadar çok hasret kaldığımız için hayıflandım! Oysa bunlar vak‘a-i âdiyeden olması gereken şeylerdir. Her şeyin “para” olduğunu sanan kendini bilmez, densiz “paralılar”a her fırsatta derslerinin verilmesi şarttır. Böylesine onurlu ve güzel bir vesile ile andığım Hocaefendiyi rahmetle yâdediyorum.
Bu arada hocaefendiyi unutanlara hatırlatmak, bilmeyenleri de bilgilendirmek için hayatı hakkında kısa bilgi sunmak isterim. Gürses Hoca, Adapazarı’nın Hendek ilçesinin Soğuksu köyünde 1 Temmuz 1909’da doğdu. İlk hocası, köyün de imamı olan babası Hâfız Said Efendi’dir. Hıfzını da onda ikmal eder. 1919’da dönemin Hendek müftüsü Ali Niyazi Konuk’tan sarf ve nahiv okur. Daha sonra İstanbul’a giderek Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye’ye girer.
1924’te Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu bahanesiyle medreseler kapatılınca, hayatında bir boşluk oluşur. Bu arada Üsküdar Selimiye Camii hatibi Fehmi Efendi’den kıraat okuyup icâzet alır. İlerleyen yıllarda sırasıyla 1938’de Edirnekapı Mihrimah Sultan, 1939’da Teşvikiye ve 1944’te de Beyazıt camilerine imamlık yapar.
Kendine has okuyuşu ve nağmeleriyle bir “ekol” olan reîsülkurrâ Abdurrahman Hoca, Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi Kur’an Eğitimi Bölümü başkanlığı yaptı. 1979’da da emekli oldu. 10 Ağustos 1999 tarihinde vefat etti ve Beyazıt Camii hazîresine defnedildi.
Kişiliğini, “Kur’an tilâveti”yle özdeşleştirip güzelleştirdi. Bu özelliği ile de çevresine örnek oldu. Edep âbidesi bir “hocaefendi” olarak bu kubbede iz bıraktı. “Hayırla anılmayı hak eden” Abdurrahman Hocaefendi’yi rahmetle anıyorum.