Balkan Savaşlarındaki başarısızlığın en önemli nedeni, İttihat ve Terakki Partisi yöneticilerinin komşuları ve yönettikleri ülke hakkında en basit şeyleri bile bilmemeleri, dünya politikası ve büyük devletlerin amaçlarının ne olduğundan habersiz olmalarıydı. Balkan devletleri arasında birliği bozan en önemli mesele kiliseler anlaşmazlığıydı. ll. Abdülhamit de bu anlaşmazlığı körüklemiştir. İttihatçıların yaptıkları ilk önemli iş bu ihtilafı 2 Temmuz 1910 tarihindeki kiliseler kanunu ile çözmeleridir. Bu sayede Balkan ulusları aralarındaki ihtilafı çözerek bize karşı birleştirmiş oldular. Yani biz kendi elimizle düşmanı birleştirmiş olduk. Bizin çözümleyici tavrımız olmasaydı onlar kendi başlarına bu sorunu çözemezler ve birbirlerini yerlerdi.

Rusya’nın kışkırtması sonucu Karadağ’ın saldırmasıyla Balkan savaşı başladı. Osmanlı ordusu bütün cephelerde yenilince, Londra antlaşmasıyla Balkanları Edirne ve Kırklareli de dahil boşalttı. Fakat daha sonra Edirne ve Kırklareli’yi geri aldılar. Artık Balkanlara bir daha dönemeyecektik.

l. Dünya Savaşı (1914-1918)

Osmanlı Devleti, l. Dünya savaşı öncesinde İtilaf blokunda bulunmak amacıyla İngiltere ve Fransa ile görüştü. Bu devletler prensipte olaya sıcak bakmalarına rağmen, Rusya’nın da onaylamasını istediler. Bu sırada Rus Çarı Kırım’a gelmişti. Talat Paşa bizzat Rus Çarı’nı ziyaret ederek ittifak teklifinde bulundu. Çar, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki emellerinin müttefikleri tarafından kabul edilmesine güvenerek bu teklifi kabul etmedi.

İtilaf devletlerinin Osmanlı devletini aralarında görmek istememelerinin temel sebebi, Balkan savaşında küçük devletlere yenilen Osmanlı devletini artık önemli bir askeri güç olarak görmemeleriydi. Onlar, Osmanlı devletini sırtlarında bir yük olarak görüyorlardı. Ayrıca, İtilaf devletlerinin artık Osmanlı’yı paylaşılacak bir alan olarak görmeleriydi. Esasında Almanya’da Osmanlı’yı pek ciddiye almıyordu. Alman yönetiminde Osmanlı’nın yanlarında kabul edilip edilmemesi konusu uzun bir tartışmadan sonra çoğunluğun görüşüyle kabul edilmiş olundu.

l. Dünya savaşı, beyinsiz insanların nasıl bir ulusu felakete sürüklediklerinin bir laboratuarı niteliğindedir. Savaş, İttihat ve Terakki Partisi yöneticilerinin ve tecrübesiz komutanların elinde Osmanlı Ordusunun yenilmesine yol açmıştır. Osmanlı devleti, kendi siyaseti ve politikasıyla değil, Almanların yönlendirmesi ve Alman Politikası doğrultusunda hareket etmiş, sadece düşmanı oyalamak ve Almanların yükünü hafifletmek amaçlanmıştır. Bir Çanakkale savaşında 250 bin Osmanlı askerinin şehit edilmesi, buradaki Alman komutanının Limon Von Sanders’in oyalama taktiği etkili olmuştur. Hatta savaş başlamadan önce Osmanlı devleti tek yanlı olarak Kapitülasyonları kaldırdığını bildirdiğinde en büyük tepki Alman ve Avusturya devletleri göstermiştir. Bu da Almanların savaşı kazanması üzerine Osmanlı Devletinin Alman nufuzu veya sömürgesi altına gireceğinin en büyük göstergesidir.

Osmanlılar savaşı kaybedince Sevr Antlaşmasını (1920) imzaladı. Müttefiklerimiz’e yaşama şansı tanıyan İtilaf devletleri Osmanlıyı bu antlaşmayla paylaşmaya karar vermiş oldu. Fakat Türk ulusunun buna tepkisi Milli Mücadele ile olmuştur.

l. Dünya Savaşında Suriye ve Filistin Cephesi

Tarih yine tekerrür ediyordu. Şimdi Avrupalılar Filistin’e egemen olmak için daha avantajlı durumdaydılar. Çünkü Mısır İngilizler’in elindeydi. İngilizler, Aslan Yürekli Rişard’ın sözlerini tutmuştu. Türkler’in İngilizler’i Mısır’dan çıkartmak için düzenledikleri kanal harekatı başarsızlıkla sonuçlanması üzerine kendilerinin Mısırda güven içinde olduklarını gören İngilizler, çölü geçerek Filistin üzerine yürümek için cesaretleri artmış oldu.

15 Aralık 1916 yılında Sina’dan harekete geçtiler. Bir yıllık bir kuşatmadan sonra İngilizler Kudüs’ü aldılar. (9 Aralık 1917) Kudüs’ü alan İngiliz Komutan General Allanbey’di. Kudüs’ün alınması sırasında Avusturya’da bulunan Mehmet Akif Ersoy, bütün Avusturya halkının bayram yaptığını görür. Sebebini sorduğunda ise; Kudüs’ün Müslümanlardan alındığını söylerler. Halbuki o sırada Avusturya bizim müttefikimizdi. Kudüs’ü alan İngilizler onların da düşmanıydı. Ama haçlı ruhu savaş ve sınır tanımıyordu.

Aslında Allanbey’in başarısını sağlayan temel etken Osmanlı subayları arasındaki (Enver Paşa ile Cemal Paşa ) anlaşmazlıktı. Enver Paşa, lV. Orduyu dağıtarak yerine Yıldırm Orduları Grubunu kurup Cemal Paşa’yı görevden aldı. Bu ordunun başına Alman General Falkenhayn’ı getirdi. Bu Alman, Türkleri ve Türkiyeyi tanımıyor, aynı zamanda onları da küçümsüyordu. 

Ardından Suriye İngilizler’in eline geçti. Şam’ı alan İngiliz Komutanı, Selahddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek şunu söylemiştir. “Haçlı Seferi işte şimdi sona erdi” Bu arada İngilizler Kudüs’ü de alarak 1187 yılından beri Müslümanların elinde olan bu şehre girip atalarının 1099 yılında yaptıkları katliamların benzerini sergilemekten çekinmediler.

Kudüs’ün Yahudilere Bırakılması ve İsrail Devleti

Günümüz dünyası da tıpkı l.haçlı seferi sonrası İslam dünyası gibidir. Yine Kudüs elimizde değil ve yine Müslümanlar bölük pörçük. Kudüs, Müslümanların bağımsızlık simgesi haline gelmiş durumda. O, elimizdeyse özgürüz. Elimizde değilse esiriz.

Daha l. Dünya savaşı devam ederken İngilizler burada bir Yahudi devletinin kurulmasını kabul etmişlerdi. ABD başkanı Wilson’da bunu kabul etti. İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de Siyonist Federasyonu Başkanı Lord Rothschild’a gönderdiği mektupta bunu resmen kabul etti. Balfour Deklarasyonu adını alan bu belge, Yahudi devleti kurulması sorununun bir dönüm noktası sayılmaktadır. Bunu, 1918 yılında sırasıyla Fransa, İtalya ve ABD kabul etti. Bu ortamdan yararlanan Yahudiler de, savaş içinde büyük kitleler halinde Filistin’e göçe başladılar. Savaştan sonar Filistin’in, İngiliz mandası altına geçmesi ve bu devletin göz yumması üzerine, bu göç daha da hızlandı. Böylece Araplarla Yahudiler arasında 1921 yılından itibaren çatışmalar başladı. 

İkinci dünya savaşından sonra 1948 yılında ABD ve İngiltere’nin desteğiyle İsrail devleti resmen kuruldu. İsrail devletinin kurulması üzerine Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak devletleri savaş açtı. İsrail’in 75.000 askeri olmasına rağmen Arapları perişan etti ve Araplar İsrail’le anlaşmak zorunda kaldı. Bu olay, Arap milliyetçiliğini ve Arap ülkelerinde rejim değişikliğine neden oldu. 

Günümüze Gelince

Haçlı seferleri hala devam ediyor. Bunu bizzat Başkan W.Bush, Irak savaşını başlattığında da itiraf etmişti. O, Irak’a yaptığı saldırıyı bir haçlı seferi olarak nitelendirmişti. Bugün İsrailin Filistin’de devlet kurması, Afganistan işgali, Rusya’nın Çeçenistan’daki katliamları, Bosna Hersek olayları ve daha nice olaylar bir haçlı kuşatması altında olduğumuzu göstermektedir. Şu anki şartlar, tıpkı l. Haçlı seferi öncesi şartlara benzemektedir. Müslümanlar bölük pörçük. Güçlü bir devlet ve lider yok. İslam dünyası kan ağlamakta. Nerede bir kan dökülüyorsa o Müslüman kanıdır. Müslümanlar zayıf ve aşağılık kompleksindeler. Bu kompleksten ancak bir şok tedavisiyle kendilerine gelebilirler.

Ama yinede ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır. Bir Felluce direnişi, Filistin’deki İntifada, Çeçen ve Afgan direnişi bizlere gelecekle ilgili ümitler vermektedir. Hala hayat emaresi görülmektedir. Fakat İslam dünyası Selahaddin Eyyubilerini beklemektedir. Müslümanları birleştirecek ve onlara diriliş ruhu üfleyecek bir komutanı beklemektedir.